IŞ & EKONOMI

Bir Öğretmen Garson Olursa: Sektörün Sürrealizm Kavgası

Author

Sene 2013... Üniversiteden idealist idealist mezun olmuşum. Bir yandan da KPSS ile meşgulüm. Hani elle tutulur bir puan alacağım ya, sonrasında da Anadolu'nun bir kasabasına tek takım, bir çift rugan, iki de  kazakla yola koyulacağım ya... Hayaller hayaller... Güzel günlerdi tabii... Sonra gerçekle yüzleşmeler, öğretmenlerin atama sorunları, gösteriler, polis copları falan... Sönüyor idealist havan. Ne oluyor be?! diyorsun. Sağ komşun ne yaptın diyor, üst komşun ne ettin diyor. Sen de içinden zıkkımın kökü diyorsun. Okurken güzel güzel kredini de vermiş devlet. Aman ha demiş, okulunu bitir, atan, söktür ol da git, maaşını al da bana verdiğim parayı geri veriver. Sen de hallederiz devlet baba demişsin, KPSS'yi bir zorlamışsın, iki zorlamışsın. Muhteremler hayrola, ne olacak geleceğim? 4 yıl boşuna mı okudum zırvalamalarına geçmişsin... Tabii duyan yok, ailen zaten gözlerinin içine bakıyor. "Bu sene de mi olmadı?" der gibisinden. Sen de mecburen evden kaçıp, alternatif iş kollarına yöneliyorsun. İşte yine böyle sektör peşlerken sokakta... Girdim bir cafenin kapısından. Nasıl yağmur yağıyor, nasıl gök gürlüyor. Bari dedim bir nefes alayım, dinsin de yağmur, sonra giderim eve... Tabii cepte para yok, çay söyledim, şükürler olsun ki kurabiye de koymuşlar yanına. İyi gitti işsiz bünyeme, terbiyeme o an! Dur dedim belki bu yağmurlu havada güzel iki dörtlük tuttururum da, şairlikten devam ederim hayatıma. O an kendime geldim. Heyy adamım, kredi borcun, kariyer planın, evlilik falan filan... E hayde, kafayı çalıştır. Çayım falan bitti, ikincisini nereye istiyorum ki, kalkayım en iyisi dedim. Hesabı öderken de nasıl olduysa, muhabbeti açıldı, eleman arıyorlamış. Tabii işe başlaman için, komi falan demiyorlar. Servis personeli diyorlar beyefendi, hanımefendiler. Dedim tamam, ben yaparım bu işi. Üniversitede okurken de part time dedikleri cinsten yapmıştım. Tecrübeliyim yani. Onlar kim, ben kim. Al dedi kasadaki hanımefendi,topla bu belgeleri, hazır olunca gel başla. El sıkıştım, çıktım. Nasıl rahatım, nasıl yük kalktı üstümden. Ohoo, bir sene önceki idealist öğretmen, eğitimci, baba mesleğini sürdürme gayreti içerisinde olan adam nerede... Görebilene aşkolsun. Topladım belgelerimi, gittim başladım bu cafe / restaurant tarzı mekanda. Tabii şimdi üniversite okumuşsun, öğretmensin falan ama netice olarak o işin ehli insanlar var mekanda. Onların sözünü dinlemen, onların arkasını toplaman ve hatta wc temizlemen bu işin fıtratında var abiler ablalar. Kimse işletmeci olarak girmiyor sektöre. Yavaş yavaş, çekirdekten yetişiyorsun. Aynı askeriye gibi. Yıldızlar falan, artıyor omzunda, kolunda. Tabii ben mesleğimin verdiği disiplin ve özsaygıdan fazlaca yararlandım ve bu iki niteliğimin faydasını gördüm. Komi olarak başladığım cafe / restaurant sektöründe, birkaç gün içerisinde garsonluğa - pardon ya servis görevlisi- yükseldim. Yani birkaç günden sonra yırttım abicim wc temizliğinden. Kaldı ki bu duruma öyle ahım şahım sevinmedim de. Netice olarak güzel iş temizlik. Ben de temizlik yapınca mutlu olan bir insanım. Gören, duyan, tanıyan, manyak mısın abicim diyor ama böyleyim ne yapayım ? Cafedeki tuvaletleri temizledikten sonra dakikalarca izliyordum o hallerini. Ulen bir müşteri - pardon ya sektörel deyimle misafir- girmese de biraz daha temiz kalsa diye içimden dua ediyordum. Ama tabii son model araba ve telefon kültüründen gelme lacoste gömlekli bir camış oğlan / amca / dayı, lap lap lap... Ne kokudan ne görüntüden durabiliyordun o el emeği, göz nuru mekanının yanında. Ah benim derdi büyük, yükü ağır klozetim, lavabom, tuvalet fırçam...

Neyse işte bir ay, iki ay böyle gitti. Ne iş verilirse yapıyorum. Sorumluluk alıyorum. Tabii bir de öğretmenim ya, office programlarını, yazmayı çizmeyi biliyorum. Bazı yönetimsel, kağıt / kalem işleri de vermeye başladılar bana. İşi kapmaya başladım iyice. Sonra dedim ki, bu adamlar garsonluk yapıyorlar iyi tamam da, ezbere yapıyorlar.  Ulen dedim, servis personeli eğitimi için bir şeyler yapayım ben. Gerekirse uygun olunan saatlerde uygulamalı eğitim verelim. Sunum yapalım, bir şeyler öğretelim bu adamlara. Bakın bu ülkede servis personellerinin nitelik sorunu var. Adam Avrupa'da bu işin okulunu açıyor, yıllarca eğitimini veriyor insanlara. O insanlar da bildiğin bizdeki öğretmenlik, doktorluk gibi garsonluk okuyor, servis sunumu dersi görüyor. Ve öyle asgari ücretlere falan da çalışmıyorlar. Nitelik var, vasıf var, kültür var. Sen gidiyorsun, adamı izliyorsun. Vay bee diyorsun, emek var, ne yapıyor bu adam böyle. Bir de bizim ülkeye bak yahu! İşsiz kalan, atanamayan -ben de öyle- vasıfsız olan, kültürsüz olan, iki kelimeyi bir araya getiremeyen adamlar / kadınlar , evde otururken, ee bari gideyim de garsonluk yapıyım, başlıyım bir yerde. Dur kız orası eleman arıyordu, bi deniyim diyor. Böyle sektörel gelişme mi olur ? Bir elde 4 bardak taşımayla mı iyi garson olunuyor ? Neyse, sonuç olarak çaba gösterdim, materyal hazırladım, menüyü iyice öğretmeye çalıştım. Neyseki çalıştığım mekanın müdürü seviyordu böyle işleri. Eline kitap almış, kalem almış bir kişilikti kendisi. Destek oldu sağ olsun. Gel zaman git zaman, öğretmen gitti, servis personeli yetişti çıktı ortaya. Aaa şunu da söylemeden geçmeyeyim. Sektör dışı bir insan olduğum için, bu sektörün kaba tabirle kaşarları, hacıları, hocaları, beni bir konuda hiç sevmiyorlardı, sevmediler, sevmiyorlar. O da açıksözlülüğüm. Biliyorsunuz ki cafe / restaurant sektörü pazarlama sektörüdür. Yani bir şeyi sunum tarzın, bir şeyi anlatışın o ürünün tercih edilmesini kolaylaştırır. Bize her hafta şöyle deniyordu: "Bu hafta, nokta nokta ürünü en çok satana, şu ödül var." "Bugün, şunu tavsiye edin, satılsın, elde kalmasın." Bu tarz cümleler ve özgürlüğüne müdahaleler can sıkıyordu. Bakın ben yay burcuyumdur. Çokça özgür ruhluyumdur. Kimse beni yönlendirmemeli, bir şeyi kendim istemeli ve yapmalıyım. Bana birisi bir şey deyince, o bir şeyi hiç yapasım gelmiyor. Şayet öyle de oldu. Yavrum dediler, sen neden satış yapmıyorsun. Kaba tabirle, neden kakalamadın yahu! tarzı yaklaştılar. Ben de dedim ki, insanlara menü veriyoruz. İçeriği zaten yazıyor. Soran olursa zaten ben anlatıyorum. Ama ille de insanlara, bakın onu alın, o çok iyidir, pişman olmazsınız demem. Diyemem. Kaldı ki hem etik değil hem de adamın o ürüne karşı rahatsızlığı, alerjisi var mıdır, yok mudur? Belki damak tatlarımız uymuyordur. Benim için harika gibi görünen ve gelen bir şey, belki o insan için ıstırap olacaktır. Ben bu sorumluluğa girmem arkadaş dedim, ben işimi iyi şekilde yapar geçerim dedim. O da, sorulan sorulara doğru ve net cevap vermek ve güleryüzden, hoşgörüden uzaklaşmamaktır. Bir kere de makarna neden satılmıyor sorusu mekan içerisinde cereyan buldu. Yahu dedim, makarna makarna gibi değil ki. Yiyen insan şikayet ediyor. Bu durum çok yaşandı, yaşanıyor. Ben de ne zaman makarna söylemek isteyen bir misafirle karşılaşsam, hanımefendi, beyefendi makarnaların olduğu sayfayı geçin efendim, pişman olabilirsiniz diyordum. Bunu açıkça yöneticilerime de söyledim. Hiçbir misafirime makarna tavsiye etmiyorum, edemem dedim. Makarnalarımız çooook kötüydü. Hatta halihazırda o çalıştığım markanın makarnaları kötü durumda. Yenmez yani, yiyin ve 20 tl ödeyin dersem, adama hakaret etmiş olurum. Her neyse, makarnayı geçin dediğim misafirlerim yüzüme şöyle bir bakıp ve gülümseyip, aaa ne kadar dürüst ve açıksözlüsünüz diyorlardı. Yapacak bir şey yok, durum bundan ibaret. Siz buradan memnun ayrılmazsanız ben de işimi doğru yapmamış olacağım derdim. Sen gel adama bu makarnayı layık gör, sonra da garsonlarına de ki : Yavrularım, yemek sonrası ekstra ürün sorun, tavsiye edin, kahve içsinler, tatlı söylesinler! Yok yaaa! Bizim öncelikli sorunumuz nitelik sorunu arkadaş. Hem personelin niteliği, hem de sunulan ürünlerin niteliği! Biz de bir kazıklama kültürü var, almış başını gidiyor. Sen ürününü kaliteli yapsan ve sunsan, adam zaten bir sonraki gelişinde, sen daha ağzını açmadan, geçenlerde bir tatlı yemiştim. Heh işte ondan istiyorum yavrum der ve geçer. Ayrıca, cebinde parası olan, ve kaliteli şekilde hizmet görmek, tatlar almak isteyen insan sayısı o kadar fazla ki. Biz kendi ayağımıza sıkıyoruz resmen. Yani öyle dışarıdan görüldüğü gibi değil bu sektör. Öyle afilli sloganlar, reklamlar, logolar, mekanlar... Hepsi hikaye... Sen beni plastik sandalyeye oturt, ama önüme lezzetli, kaliteli bir ürün koy. Yani bütün eleştirilere verebileceğin bir cevabın olsun , sunduğun ürünle, yemekle, personelle. Adam senin kahve fincanına da bakmaz, koltuğuna da bakmaz... Onu huzurlu hissettir, onu soymak için halihazırda beklediğini hissettirme. Kardeşim de, gelmişsin buraya, benim ürünlerim şöyle güzel, böyle güzel. Bak pişman olman mümkün değil. Güveniyorum menüme. Adam da söylesin ne istiyorsa, yesin ve kalksın gitsin. Bu tarz mekanlara gelen insanlar zaten 3 kuruş 5 kuruş telaşında değiller. Paramın hakkını ver diyor adamlar. Bu kadar!

Neyse, konu çok dağıldı. Ne mi oldu sonraki zamanlarda? Yükseldim doğal olarak. Supervisor, müdür yardımcısı, müdür...

Ama tabii kahretsin ki sektör fena. Veba gibi bulaşıyor insanın yakasına, iliğine... Çıkamıyorsun içinden. Sorumluluk artıyor, arttıkça telaşı başka oluyor, yorgunluğu başka oluyor. Mesela yönetici oluyorsun tamam, gömleğe geçtin, masaya oturdun, izledin, koordine ettin iyi güzel hoş da. Eve gitmeden, telefon geliyor. O şöyle oldu ne yapalım ? Bu bozulmuş, ne edelim ? Tabii sorumluluk arttıkça, sen yükseldikçe senin üstündekiler de seni izlemeye devam ediyor. Mesela koordinatör müdürler, operasyon müdürleri, marka sahipleri... Falan da filan da... Bu adamlar memnuniyetsiz adamlar, kadınlar... Sen ağzınla kuş tut, şubene gelirler, hey hey şurası niye şöyle, burası niye böyle derler ve senin bütün çalışma şevkini, azmini yerle bir ederler. Tabii ben sektör dışı bir insan olduğum için, onların satış hedeflerine, pazarlama hedeflerine inanmıyor, uymuyordum. Yahu diyordum, ayağımız sakat, kırık. Siz o ayakla koşmaya çalışıyorsunuz. Bu adam bunu yemez, içmez. Müdür olarak ben yemiyorum, içmiyorum. Müşteri - pardon misafir- neden gelsin de o kadar para bayılsın. Öyyk yani!  Tabii personelim de seviyor beni. Adamlar aşık resmen bana. Kapatıyorduk şubeyi, gidiyorduk adana yemeye, onu bunu içmeye. Arkadaşım yani. Eee tabi, onlar da insan, insan psikolojisi de biliyorum az buçuk. Günboyu çalışıyorlar, gönül alıyordum bir bakıma.  Yedin mi yavrum sen o tatlıdan? diyordum garsona. Yemedim diyordu. Ye o zaman, yemediğin şeyi nasıl satacaksın, misafir sorunca ne diyeceksin diyordum. Sıcağın altında çalışıyorlar, için oğlum limonatadan diyordum. İnsan yahu bunlar. Canları çeker, gözleri kalır. Sektör acımasız olacaksa bu konularda değil, eğitim konularında olmalı. Hani nerede bu çok önemli markaların eğitim danışmanları ? Göremiyorum.  Ama bakın kesin pazarlama danışmanları vardır. Cost hesabı yapan gömlekli, kravatlı tipler vardır orada burada. Yöneticilik canımı sıktı, insanlığımı zorladı, bir ay içerisinde, ulen dedim garsonluğun gözünü seveyim. Akarı yok, kokarı yok. Bu ne menem bir işmiş yahu. Sövdüm saydım, psikolojik sorunlarım hasıl oldu. Dedim ki ben bu işi bırakıyorum arkadaş. Patronum beni çok seviyordu, git tatil yap, dinlen gel dedi. Yok dedim, ben yay burcuyum. İplerimden kopmam gerek. Arkadaşlarım manyak mısın oğlum, komi olarak başladın, bir sene içinde müdür oldun. Bu mevki bırakılır mı dediler. Arkadaş dedim, parası da batsın, mevkisi de... Uçmak istiyorum ben, uçmak. 

Çıktım! Yani uçtum! 20 gün falan evde, denizde, yazlıkta takıldım. Şimdi nerede miyim? Yine aynı sektördeyim, hala aynı disiplinde, ahlakta ve açıksözlülükte ısrarlıyım. Akışına bırak diyen sektör arkadaşlarıma, ben buyum arkadaş, gömleğimi çıkarmam, karşımdaki insana da kırk yıllık arkadaşım gibi yaklaşmam, sizli bizli hitap eder, hanımefendi, beyefendi derim. Hee bir de, kendi damak tadıma göre bilmişlik taslayıp şunu tercih edin demem, demiyorum. Yani bu sektör hastalık arkadaşlar. Bir girdiniz mi içine, çıkamıyorsunuz. Öğretmenlik defterim kapandı şu an için, sürrealist bir restaurant yöneticisi kazandı bu ülke. Hayırlı uğurlu olsun!