HIKAYE

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Author
Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Alex Tizon Pulitzer ödüllü bir muhabir. Çok küçük yaştayken ailesi Filipinler’den ABD’ye göçtü. Annesi, babası ve kardeşleri ile birlikte hep beraber. Yalnız yanlarında bir kadın da vardı. Akrabaları değildi, evin bütün işlerini o yapıyor ve kendisi ile birlikte kardeşlerine o bakıyordu. Tizon, o kadının Filipinler’den yanlarında getirdikleri köleleri olduğunu 11 yaşında iken fark etti. Lola, yazarın annesi 18 yaşında iken kendisine babası tarafından hediye edilmişti.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Alex Tizon, The Atlantic dergisi için ailesinin kölesi olan Lola’nın hikayesini yazdı ve hikaye ABD’de en çok okunan içeriklerden biri oldu, göz yaşlarıyla. Alex Tizon mart ayında 57 yaşında iken hayatını kaybetti. Annesinden daha yakın hissettiği, kendisini büyüten Lola için yazdığı hikaye Tizon’un son hikayesi oldu. 

Hikayenin orijinaline buradan ulaşabilirsiniz. 

AİLEMİN KÖLESİ

Alex Tizon

Küller bir tost makinesi büyüklüğündeki plastik bir kutuyu doldurdu. Yaklaşık bir buçuk kilo ağırlığındaydı. Kutuyu, bir torbaya koydum ve Manila’ya uçmak üzere suitcase’imin içine koydum. Oradan araba ile bu şehrin dışındaki bir köye gidecektim. Vardığımda, evimizde bir köle olarak 56 senesini geçirmiş bu kadından geriye kalanları verecektim.

İsmi Eduocisa Tomas Pulido’ydu. Biz ona Lola derdik. Kahverengi tenli, 1.5 metre boylarında bir kadındı. Badem gözlerinin benim gözlerime bakması hatırladığım ilk anımdı. Büyükbabamın Lola’yı anneme hediye olarak verdiğinde Lola 18 yaşındaydı. ABD’ye gittiğimizde Lola’yı da yanımızda götürdük. “Köle” dışında hiçbir kelime bu kadının yaşadığı hayatı tarif edemezdi. Günleri herkes uyanmadan önce başlar ve herkes yatağa girdikten sonra biterdi. Bize günde üç öğün yemek hazırlardı, evi temizlerdi, annem ve babam olmadığında bana ve kardeşlerime bakardı. Ailem ona hiçbir zaman ödeme yapmadı ve düzenli olarak kendisini azarladılar. Birçok gece uyanıp tuvalete giderken onun bir köşede kıyafetleri katlarken uyuya kaldığına tanık oldum.

Amerikalı komşularımıza göre biz örnek gösterilen bir göçmen aileydik. Bunu onlar bize söylemişti. Babamın hukuk derecesi vardı, annem doktor olma yolundaydı. Ben ve kardeşlerimin okulda notları iyiydi ve her zaman “Teşekkür ederim “ ve “Lütfen” diyordum. Lola hakkında hiç konuşmazdık. Sırrımız içeride kaldı.

Annem 1999 yılında lösemi nedeniyle hayatını kaybettiğinde Lola benimle Seattle’ın kuzeyindeki ufak şehre geldi. Ailem, bir kariyerim, banliyölerde bir evim vardı, Amerikan rüyası. Ve bir de bir kölem vardı.

Manila’daki bagaj bölümünde Lola’nın külleri hala orada mı diye kontrol emin olmak üzere çantamı kontrol ettim. Dışarı çıktığımda tanıdık bir koku vardı: Egzoz, çöp, okyanus ve tatlı meyveler kokusu ve ter.

Sabah erken saatte bir şoför buldum. Orta yaşlı ve kendisine “Doods” diye hitap edilen bir adam. Kamyonetiyle yola koyulduk. Sahne hep beni şaşkınluğa uğrattı. Çok sayıda araba, motosiklet, minibüs. İnsanlar bu araçarlınd arasında, kaldırımda ve büyük kahve rengi nehirlerin yanında yürüyordu. Sokak satıcıları çıplak ayaklarıyla arabaların yanında duruyordu, sigara, pastil ve haşlanmış fıstık satıyorlardı. Çocuk dilenciler yüzlerini arabaların camlarına yapıştırıyordu.

Doods’la beraber Lola’nın hikayesinin başladığı yere gittik. Kuzeyde büyük ovaların olduğu yer olan Tarlac bölgesi. Pirinç ülkesi. Ağzından purosunu düşürmeyen orduda teğmeni Tomas Asuncion’un evi, kendisi benim büyükbabam. Aile hikayeleri Teğmen Tom’u karanlık ve korkunç bir adm olarak anlatır, çok büyük toprakları olan ama az parası olan bir adam. Metreslerini mülkünde ayrı evlerde barındırırmış. Eşi kendisine tek çocuğunu verirken hayatını kaybetmiş, annem. Annem birkaç utusan tarafından yetiştirilmiş veya “Emirler alan insanlar” tarafından.

Filipinler'de fakirlerin bile kendilerin daha fakir varsa köleleri olabiliyordu

Kölelik adalarda çok eski bir tarihe sahip. İspanyollar gelmeden önce adalılar diğer adalıları köle yaparmış, genellikle savaş esirleri, suçluları veya borçlular. Köleler çok çeşitli özelliklere sahip. Bir mülk gibi alınıp satılabilen veya takas edilebilen savaşçılar sahipleri için kahramanlık gerçekleştirerek özgürlüklerini kazanırmış. Yüksek statülü köleler kendileri için daha düşük statülü kölelere sahip olabilirmiş. Düşük statülü bir köle ise en aşağı statüdeki bir köleye sahip olabilirmiş. Bir çoğu hayatta kalabilmek için itaat etmeyi seçmiş. Yaptıkları işlere karşılık yiyecek, barınak ve koruma alıyorlarmış.

1500’lerde İspanyollar geldiğinde adalıları köleleştirdiler ve daha sonra Afrikalı ve Hint köleler getirdiler. İspanyol kralı kısa süre içerisinde köleliği ülkesinde ve kolonilerinde yaygınlaştırdı. Ama Filipinler’in bazı bölgeleri uzak veya ıssız olduğu için otoriteler bu bölgeleri kontrol edememiş. Gelenekler farklı şekiller alarak devam etmiş. Adaları, 1898’de ABD kontrol altına aldıktan sonra bile bu devam etmiş. Bugün kendisinden daha fakir birisi olduğu sürece fakir birisi bile utusanlara, katulonglara (“Yardımcılar”) veya kasambahaylara (“domestikler”) sahip olabiliyor. Havuz çok derin.

Teğmen Tom kendi mülkünde yaşayan üç aile utusanlara sahipti. 1943 baharında adalar Japonya’nın işgali altındaydı ve Teğmen tom aşağıdaki köyden bir kızı getirdi. Kız pirinç çiftçisi bir ailenin kuzeniydi. Teğmen kızın parasız, eğitimsiz ve uysal yapılı olduğunu fark edince aç gözlülükle kızı almış. Ailesi de kızın iki katı yaşındaki bir domuz çiftçisi ile evlenmesini istiyormuş. Kız ümitsiz ve gidecek bir yeri yok. Tom kıza bir teklifle gelmiş: Teğmenin 12 yaşına yeni girmiş kızının bakımı ile ilgilenecek ve bunun karşılığında yiyecek ve barınak sağlanacak.

Lola kabul etti, bu anlaşmanın bir ömür süreceğini bilmiyordu.

“Bu kız sana hediye” dedi Teğmen Tom anneme.

Annem “Onu istemiyorum” dedi ama başka bir seçeneği olmadığını biliyordu.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Lola ve Teğmen Tom

Teğmen Tom, annemi ve Lola’yı evinde bırakıp Japonlarla savaşmaya gitti. Lola, annemi besledi, baktı ve giydirdi. Pazara indiklerinde Lola annemi güneşten koruması için şemsiye taşıdı. Geceleri Lola’nın köpekleri beslemek, yerleri süpürmek, Camiling nehrinde yıkadığı çamaşırları yıkayıp katlamak gibi görevleri vardı. Annemin yatağının köşesine oturup annemi yelledi.

Savaş devam ederken bir gün Teğmen Htom eve geldi ve annemin bir yalanını yakaladı. Annemin konuşmaması gereken bir çocukla ilgili bir şeydi. Tom, deliye dönmüş bir şekilde anneme “Masaya gel” diye emretti. Annem köşede Lola’ya saklanmış bir şekildeydi. Ağlayan bir sesle annem, babasına cezasını onun için Lola’nın çekeceğini söyledi. Lola annee baktı, sonra hiçbir söz etmeden masaya yürüdü ve kenarına tutundu. Tom kemerini çıkardı ve 12 kez kırbaçladı. Söylediği her 12 kelimelik cümlenin her kelimesi için bir kırbaç. Lola hiç sesini çıkarmadı.

Lola annemin cezasını çekmişti

Annem, bu hikayeyi daha sonra bu hikayenin inanılması güç tarafı olmasının verdiği hazla anlattı. Sesinin tonundan öyle anlaşılıyordu, “Bunu yaptığıma inanabiliyor musunuz?” gibi bir ton. Bu konuyu Lola’ya açtığımda annemin anlattığı kısmını duymak istedi. Dinledi ve gözlerini aşaıya indirerek üzgün bir şekilde sadece “Evet. Böyle oldu” dedi.

Yediy yıl sonra, 1950’de annem babamla evlendi ve Manilaya taşındı, yanında Lola ile birlikte. Teğmen tom uzun bir süredir kötü ruhlarla savaşıyordu. 1951’de bu kötü ruhları 32 kalibrelik silahı ile susturdu ve tapınağına götürdü. Annem bu konu ile ilgili hiç konuşmadı. Kaprisli, soylu, gizli ve kırılgandı. Kendisi derslerini almıştı. Bir mülkü nasıl yöneteceğine dair bilgisi vardı. Öncelikle emirler veren rolünüze alışmalısınız. Ev ahalisi ve kendileri için sizin altınızdakiler yerini her zaman bilmeliydi. Ağlayabilir ve şikayet edebilirlerdi ama ruhları her zaman size müteşşekkirdi. Onlar sizi tanrının istediği şekilde olmaları için yardım ettiğiniz için sevecekti.

Abim Arthur 1951 yılında dünyaya geldi. Ondan sonra ben ve üç tane kardeşim daha doğdu. Ailem Lola’nın kendilerine olduğu kadar çocuklarına da adamış olmasını istedi. Bize bakarken ailem okula gitti ve ileri seviyede eğitimler aldı, güzel diplomaları olan ama işleri olmayan diğerlerine katıldılar. Sonra büyük bir kırılma: Babam dışişlerinde ticaret analisti işi için teklif aldı. Ücret çok iyi değili ama pozisyon ABD’deydi. Annem ve Babam’ın yaşamak için hayallerini kurduğu ve hep bunun için ümit ettikleri ülke .

Babamın ailesini ve bir hizmetçisini getirmesine izin verildi. İkisi birden çalışmak zorunda olduğu için ailem Lola’yı çocuklara ve eve bakabilmesi için yanlarında götürdü. Annem Lola’ya bilgi verdi. Lola pek razı değildi ve annem bu yüzden asabiydi. Yıllar sonra Lola bana çok korktuğunu söyledi ve “Çok uzaktı belki annen ve baban eve gitmeme izin vermeyebilirdi” dedi.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Alex ve ailesi ve Lola

Sonunda babamın Amerika’da işlerin farklı olacağı sözü Lola’yı ikna etti. Babam, annemin ayaklarının yer basar bazmaz Lola’yı serbest bırakacaklarını söyledi. Lola ailesine ve para gönderebilirdi. Lola’nın ailesi toprak zeminli bir kulübede yaşıyordu. Lola onlar için betondan bir ev inşa edebilir ve hayatları sonsuza kadar değişebilirdi. Düşünün.

12 Mayıs 1964’te Los Angeles’a vardık tüm varlığımız karton kutularda halatlı olarak bağlıydı. Lola, o zaman annemle 21 yıldır beraberdi. Bir çok açıdan Lola benim için annemden ve babamdan daha çok ebeveyndi. Lola’nın yüzü sabah uyandığımda gördüğüm ilk yüz ve gece yatmadan önce gördüğüm son yüzdü. Bebekken “Anne” veya “Baba” demede önce “Lola” demeyi öğrendim. Lola yanımda değilken uyumaya gitmeyi reddettim.

Okyanusu geçince durumu fark etmeye başladık

ABD’ye gittiğimizde dört yaşındaydım. Lola’nın ailemizdeki varlığını sorgulamak için çok küçüktüm. Ama kardeşlerim ve ben karşı kıyıda büyümeye başladığımızda dünyayı daha farklı görmeye başladık. Okyanusu geçmek bizde babamda ve annemde olamayacak kadar büyük bir farkındalık yarattı.

Lola hiçbir zaman o serbest kalma iznini alamadı. Amerika’daki hayatımıza başladıktan birkaç yıl sonra bunu birkaç kez sordu. Annesi hasta olmuştu. (Daha sonra öğrendiğim dizanteri olmuştu) ve ailesi ihtiyaçları olan ilaç için parayı ödeyemiyordu. “Pede Ba?” diye sordu. Mümkün olabilir mi? Annem iç çekti ve “Bunu nasıl sorabilirsin?” dedi. Babam ise “Ne kadar zorluk çekiyoruz görüyorsun. Hiç utanman yok mu?” dedi.

Ailem ABD’ye gidebilmek için borç almışlardı ve kalabilmek için daha da borçlandılar. Babam Los Angeles’taki konsoloslukltan daha sonra Seattle’daki konsolosluğa transfer oldu. Yılda 5.600 dolar kazanıyordu. İkinci iş olarak tırları temizliyor üçüncü iş olarak da borç tahsildarlığı yapıyordu. Annem birkaç sağlık laboraturaında teknisyen olarak çalışıyordu. Kendilerini çok az görüyorduk. Gördüğümüzde de çoğunlukla yorgun ve bitkin oluyorlardı.

Annem eve geldiğinde Lola’yı evi iyi temizlemediği için veya postaları getirmediği için azarlayabiliyordu. “Sana eve geldğimde mektupların gelmiş olmasını istediğimi söylemedim mi?” diyordu. Sesi zehirliydi: “Bu zor bir şey değil! Bir aptal bile bunu hatırlayabilir.” Sonra babam eve geldiğinde sıra ona geçerdi. Babam sesini yükselttiğinde bütün ev büzülürdü. Bazen annem ve babam Lola çöküp ağlayana kadar birlik olup azarlardı, neredeyse sanki onların hedefi buymuş gibi.

Kafamı karıştırırdı: Ebeveynlerim bana ve kardeşlerime iyi davranırdı ve biz de onları çok severdik. Ama bir an bize sevgi gösterip bir dakika sonra Lola’ya düman oluyorlardı. 11 veya 12 yaşlarıma geldiğimde Lola’nın durumunu daha iyi kavramaya başladım. Benden abim Arthur sorgulamaya uzun süredir başlamıştı. Lola’nın ne olduğunu ve köle kelimesini o bana aktardı. O söyleyene kadar Lola’yı sadece ailenin şanssız bir üyesi olarak düşünüyordum. Ebevyenlerimin ona bağırmasından nefret ediyordum ama hiçbir zaman onların ve bütün bu işin bu kadar ahlaksız olabileceğini düşünemedim.

“Ona davranıldığı gibi davranlılarn birisini tanıyor musun?” dedi Arthur “Kim onun yaşadığı hayatı yaşıyor?” Sonra bana Lola’nın realitesini anlattı: Para ödenmiyordu. Her gün zahmetli işler yapıyordu. Çok oturduğunda veya erken uyuyakaldığında azarlanıyordu. Mutfakta arta kalan yiyecekleri tek başına yiyiordu. Evden çoka az çıkıyordu. Aile dışında bir arkadaşı veya hobisi yoktu. Kendine ait bir odası yoktu. (Yaşadığımız evlerde bizden arta kalan yerlerde uyurdu. Bir kanape, bir depo veya kardeşlerimin yatak odalarında bir köşe. Çoğunlukla çamaşır yığınlarını üstünde uyurdu.)

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Lola'nın çocukluğunun geçtiği köy

Televizyondaki ve sinemadaki köle karakterleri dışında hiçbir yerde benzer bir paralel çizemiyorduk. “The Man Who Shot Liberty Valance “ isimli Western’i izlediğimizi hatırlıyorum. John Wayne, Tom Doniphon’u canlandırıyordu. Bir arazi sahibi ve hizmetçisine emirler yağdırıyordu. İsmi Pompey’di ve Doniphon ona “Oğlum” diyordu. Kaldır onu Pompey. Pompey git doktor bul. İşinin başına dön Pompey! Söz dinler ve itaatkardı. Pompey sahibine “Bay Tom” diyordu. Karmaşık bir ilişkileri vardı. Tom, Pompey’in okula gitmesine zini vermezdi ama Pompey’in sadece beyazların gidebileceği bara gidebilmesi için yolu açardı. Sonunda Pompey, sahibini bir yangından çıkararak hayatını kurtardı. Pompey’in Tom’u hem sevdiği hem de korktuğu çok açıktı ve Tom öldüğünde yasını tuttu. Filmin tüm konusu Tom’un Liberty Valance isimli kötü adamla mücadelesiydi. Ama ben gözlerimi Pompey’den alamadım. “Lola Pompey, Pompey Lola” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

“Lola’yı mı savunuyorsun. Yaptığın bu mu?"

Bir akşam babamın, dokuz yaşındaki kız kardeşim Ling’in akşam yemeğini kaçırdığını farketti ve Lola’ya tembel olduğu için kızdı. Lola “Onu beslemeye çalıştım” dedi. Babam ayağ kalktı, gözleri parladı. Lola’nın haklı savunması babamı daha da sinirlendirdi ve omzunun altına bir yumtuk attı. Lola odadan koşarak kaçtı. Tek duyduğum ağlamasıydı.

“Ling aç olmadığını söyledi” dedim.

Annem ve babam bana döndü. Korkmuş göründüler. Gözlerimin ağlamadan önceki seyirmesini hissettim ama bu sefer ağlamayacaktım. Annemin gözlerinde gölge gibi bir şey vardı. Kıskançlık mı?

“Lola’yı mı savunuyorsun. Yaptığın bu mu?” dedi Babam.

Neredeyse fısıldayarak “Ling aç olmadığını söyledi” dedim.

13 yaşındaydım. Bu bena bakmak için günlerini harcayan kadını korumak için ilk denememdi. Bana uyumadan önce Tagalogça ninniler söyleyen kadın, beni giydirip besleyip sabahları okula götürüp öğlenleri beni okuldan alan kadın. Bir keresinde uzun süre aç kalmıştım ve yemek yiyemeyecek kadar hastaydım benim için yemeğini ağzında çiğneyip yutabileceğim lokmalar halinde beni beslemişti. Bir yaz bacaklarımda alçılar varken (Eklemlerimle ilgili bir problem vardı) beni yıkayan ve gecenin bir yarısı ilaçlarımı getiren ve aylar süren rehablitiasyonuma yardım eden kadın. Bütün bu süreçte huysuzdum ve hiçbir zaman sabrını yitirip şikayet etmedi, hiç.

Onun ağlaması ve inlemesi beni çılgına çevirmişti.

Memleketten bir akraba diye tanıttık

Eski ülkemizde ebeveynlerim Lola’ya olan davranşılarını saklamak gibi bir zorunluluk hissetmiyordu. Amerika’da ona daha kötü davranıyorlardı ve bunu gizlemek onlar için zordu. Misafirler geldiğinde ebeveynlerim ya onu görmezden gelir, Lola’yla ilgili soru sorulduğunda ya yalan atarlar ya da çabucak konuyu değiştirirlerdi. Beş yıl yaşadığımız Kuzey Seattle’da hemen karşımızda Missler’lar yaşaardı. Bizi hardalla ve somon avlamak, çim biçmek gibi yeni şeylerle tanıştıran neşeli bir aileydi. Televizyonda futbol. Futbol maçında çığlık atardık. Lola bize maç izlerken yiyecek ve içecek getirirdi. Çabucak ortadan kaybolmadan önce ebeveynlerim teşekkür eder ve kendisine gülümserdi. Missler ailesini reisi Büyük Jim “Mutfaktaki o kısa boylu hanfendi kim?” diye sormuştu bir keresinde. “Memleketten bir akraba” diye cevapladı babam. Çok utanarak.

Billy Missler, en iyi arkadaşım bunu yememişti. Bizim evimizde yeterince zaman geçiriyordu, kimi zaman bütün hafta sonunu bizde geçiriyordu ve bu süre ailemizin sırrı ile ilgili fikir sahibi olması için yeterliydi. Bir keresinde annemin mutfakta Lola’ya gizlice bağırdığını duymuş. İçeriye girdiğinde Lola’nın köşesinde sindiğini annemin ise kızgın bir suratla Lola’ya baktığını görmüş. Birkaç saniye sonra ben geldim. Billy’nin yüzünde karışık bir ifade vardı. O da neydi öyle? Boşver gibi bir hareket yaptım, unut gitsin.

Bence Billy, Lola için üzülüyordu. Yemeklerini çok övüyordu ve daha önce görmediğim bir şekilde Lola’yı güldürüyordu. Billy bizde kaldığında Lola en sevdiği Filipinler yemeği yapıyordu. Yemek yapmak Lola’nın kendisini ifade ettiği tek şeydi. Bizi besleyerek, bize yemekler yaparak bizi sevdiğini söylüyordu.

Billy’ye Lola için bizim uzak bir teyzemiz dediğimde Billy bana ilk tanıştığımızda kendisini büyükannem olarka tanıştırdığımızı hatırlattı.

“Aslında, ikisi de” dedim gizemli bir şekilde.

“Neden hep çalışıyor?”

“Çalışmayı seviyor” dedim.

“Annen ve baban neden ona sürekli bağırıyor?”

“Duyma kabiliyeti iyi değil…”

Doğruyu itiraf etmek bütün hepimizin açığa çıkması demek olurdu. Ülkedeki ilk on yılımızı yeni yaşama alışmak ve uyum sağlamak geçirdik. Bir köle sahibi olmak ise uyumlu değildi. Bir köle sahibi olmak bana nasıl insanlar olduğumuza ve nereden geldiğimize dair derin şüpheler veriyordu. Ülkeye kabul edilmeyi hak ediyor muyduk? Bundan ve buna ayak uydurduğum için utanıyordum. Az önce onun pişirdiği yemeği yemedim mi? Yıkayıp ütülediği ve dolaba astığı kıyafetleri giymiyor muyum? Ama onu kaybetmek bir felaket olurdu.

Gizli olmasını başka bir sebebi daha vardı: Lola’nın seyahat kağıtları 1969’da biz ABD’ye geldikten beş yıl sonra geçerliliğini yitirdi. Lola babamın işi dolayısıyla özel bir pasaportla gelmişti. Babam işindeki üstleriyle anlaşamadıktan sonra konsolosluktan ayrıldı ve ABD’de kalmak istediğini beyan etti. Ailesi için kalıcı oturum izni aldı ama Lola bunun için uygun değildi. Geri, ülkesine gönderilmesi gerekiyordu.

Lola’nın annesi Fermina 1973’te, babası Hilario da 1979’da öldü. Her iki seferde de Lola umutsuzca eve gitmek istedi. Her seferde de ebeveynlerim “Üzgünüz” dedi. Para yok, zaman yok. Çocukların oa ihtiyacı var. Ailem kendileri için de korkuyordu bunu bana daha sonra açıkladılar. Eğer otoriteler Lola’yı bulursa ve eğer ülkeyi terk etmek isteerse mutlaka bulacaktı, ailemin başı derde girerdi. Büyük ihtimalle sınır dışı ederlerdi. Bunu riske atamazlradı. Lola’nın resmi durumu Filipinlilerin söyledi Tago nang Tago yani “TNT” - “Kaçışta” Lola 20 yol boyunca TNT kaldı.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Lola 51 yaşında. 1976

Annesi ve babası öldüğünde her iki seferde de Lola aylarca sessiz kaldı. Ebeveyenlerim onu fırçaladığında çok az tepki verdi. Lola boynunu eğid ve işini yaptı.

Babamın işi bırakması zor bir dönemi getirdi. Para çok azaldı ve ebeveynlerim birbirine karşı oldu. Her seferinde yenidenve yeniden aile kurdular. Seattle’dan Honolulu’ya sonra yine Seattle’a sonra Bronx’a ve en sonunda bir tır durağı kasabası olan Umatilla’ya. Oregon’da 750 nüfuslu bir kasaba. Bütün bu taşınmalar esnasında annem çoğunlukla 24 saatlik vardiyalarda çalıştı Babam ise çeşitli işler için ortadan birkaç günlüğüne kaybolurdu. Daha sonra öğrendiğimiz ise bu sürelerde kadınlarla düşüp kalkarmış başka neler yaptığını kim bilir. Bir keresinde eve geldiğinde arabamızı blackjack’te kaybettiğini söyledi.

Günlerce Lola evdeki tek yetişkin oluyordu. Yaşamlarımızla ilgili bütün detayları biliyor çünk ailemizin bunlar için zamanı olmuyordu. Eve arkadaşlarımızı getiriyorduk, bizim okul, kızlar, oğlanlar hakkında yaptığımız sohbetleri dinliyordu. Sadece bunları duyarak benim bütün lise boyunca hoşlandığım bütün kızların isimlerini biliyordu.

15 yaşımdayken babam evi terk ettiğinde buna inanmak istemedim. 25 yıllık evliliğin ardından çocukları ve annemi geride bıraktı. Annemin ise lisanslı bir doktor olmasına daha bir yıl vardı ve uzmanı olacağı alan çok da büyük bir gelir getirecek gibi görünmüyordu. Babam nafaka ödemedi ve para bir zorluk olmuştu.

Annem bu süreçte işe gidecek kadar kendisini tutabildi ama geceleri üzüntü ve umutsuzluk içindeydi. En büyük komforu ise Lola’ydı. Annem ufak şeyleri ona anlatmaya başladığında Lola onunla daha da çok ilgilendi. Annemin en sevdiği yemekleri yaıyordu, yatak odasını daha da güzel temizliyordu. Geceleyin mutfakta ikisinin babam hakkında hikayelerini anlattığını görüyordum. Bazen kahkaha atıyorlardı. Bunun dışında ikisi de çok çalışıyordu. Biz çocukların gelişimini ve yaşadıklarını çok az farkediyorlardı.

Bir ece Annemin ağlayarak oturma odasına gidip Lola’nın kollarına kendisini attığını duydum. Lola onunla çok yumuşak bir şekilde konuşup telkin ediyordu. Tıpkı biz çocukları küçükken yaptığı gibi. Biraz oyalandım ve odama döndüm. Annem için endişelenmiş ve Lola’ya hayranlık duymuştum.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Mayantoc bölgesi

Doods bir şarkı mırıldanıyordu. Bana bir dakika gibi gelen bir uykudan uyanmıştım. “İki saat kaldı” dedi. Plastik kutuyu kontrol ettim hala oradaydı. Yola baktım. MacArthur Otobanı. “Daha iki saat önce iki saat kaldı” demiştim. Doods sadece mırladandı.

Doods’un bu yolculuğu neden yaptığıma dair hiçbir fikri olmaması benim için rahatlatıcıydı. İçimde yeterince diyalog yaşadım. Ben de ebeveynlerimden daha iyi değildim. Lola’yı özgürleştirmek için daha fazlasını yapabilirdim. Hayatını daha iyi olmasını sağlayabilirdim. Neden yapmadım? Bunu aileme söyleyebilirdim sanırım. Ailem için bu büyük bir şey olurdu. Ama kardeşlerim ve ben her şeyi kendimize sakladık bir anda patlamak yerine ailem yavaş yavaş çöktü.

Doods ve ben çok güzel bir bölgeden geçtik. Bir seyahat broşürü güzelliği değil ama geçrek ve canlı şehre göre de sakin. Dağlar her iki yandan da oto yola paralel uzanıyordu. Batıda Zambales dağları, doğuda Sierra Madre Sırası. Yamaçtan yamaca, batıdan doğuya yeşlilin her onunu görebiliyordum neredeyse siyaha kadar.

Doods uzakta gölgeli bir silüet gösterdi. Mount Pinatubo. Buraya 1991’de gelip bu volkanın patlaması ile ilgili bir yazı yazabilirdim. 20’nci yüzyılın ikinci büyük volkanik patlaması. Volkanik akıntı antik köyleri yutmaya 10 yıldan fazla bir süre devam etti. Nehirleri, vadileri ve bütün eko sistemi yuttu. Lahar denilen bu akıntı Tarlac bölgesine adar ulaştı. Lola’nın ailesinin bütün hayatını geçirdiği ve bir zamanlar annem ve babamın yaşadığı yere. Aile kayılarımızın büyük bir çoğunluğu savaşlarda, sellerde kaybolmuştu. Şimdi ise bir kısmı 20 feet’lik toprağın altında.

Afetler buradaki hayatı rutin olarak ziyaret eder. Öldürücü tayfunların yılda birkça defea gelir. Eşkiya çeteleri asla bitmez. Uyuyan dağlar bir gün uyanmaya karar verir. Filipnler Çin veya Brezilya travmaları absorbe edecek bir kütleye sahip değil. Denize serpiştirilen kayalardan oluşmuş bir ülkedir. Bir felaket olduğunda o yer bir süre sessizleşir. Sonra yeniden yüzeye çıkar ve hayat devam eder. Doods ve ben gibi bu manzarayı araba sürerken de seyredebilirsiniz ve hala oradadır ve hala güzeldir.

Ebeveynlerim ayrıldıktan birkaç yol sonra annem evlendi ve Lola’dan yeni kocasına da sadakat istedi. Ivan isminde Hırvat bir göçmendi ve bir arkadaşı aracılığıyla tanışmıştı. Ivan liseyi bitirmemişti. Dört defa evlenmişti. Kumar bağımlısıydı. Annem in destek olmasını ve Lola’nın kendisiyle ilgilenmesi hoşuna gitmişti.

Ivan, Lola’nın hiç görmediğim bir yönünü ortaya çıkarmıştı. Ivan’ın annemle evliliği iyi başlamıştı ve para tartışmaların genel nedeniydi. Bir akşam tartıştıklarında annem ağlıyordu ve Ivan bağıyırodu. Lola geldi ve ikisinin arasında durdu. Ivan’a döndü ve ona sadece ismi ile hitap etti. Lola’ya baktı, göz kırptı ve oturdu.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Alex Tizon ve Lola. Sağdaki fotoğrafta ise Alex Tizon Lola'nın büyük kardeşi ile birlikte. 

Kız kardeşim Inday ve ben ağzımız açık kalmıştı. Ivan 100 kilodan ağır büyük bir adamdı ve bariton sesi duvarları sarsııyordu. Lola onu sadece tek bir kelime ile yerini bildirmişti. Bunun olduğunu birkaç defa daha gördüm. Ama çoğunlukla Lola hiç sorgulamadan Ivan’a hizmet ediyordu çünkü annem öyle istemişti. Lola’nın başka bir insanın emrine girdiğini görmek bana çok zor elmişti özellikle Ivan gibi birisine. Ama benim anneme patlamamı hazırlayan olay daha olağan bir durumdu.

Annem Lola kendisini hasta hissettiğinde sinirlenirdi. Rahatsız edilmeyi ve para harcamayı sevmezdi. Ve Lola’yı numara yapmakla veya kendisine bakamamakla suçlardı. 1970’lerin sonunda Lola’nın dişleri düşmeye başladığında Annem Lola’yı kendisine bakamamakla suçladı. Lola ağzının acıdığını aylardır söylüyordu.

Annem “Eğer dişlerini iyi fırçalamazsan bu olur” dedi.

Anneme Lola’nın bir dişçiye gitmesi gerektiğini söyledim. 50 yaşındaydı ve hayatında hiç dişçi görmemişti. Bir saat uzaklıktaki bir üniversiteye gidiyordum ve bu konuyu eve gittiğim her seferde söyledim. Bir yıl geçti, sonra iki yıl. Lola her gün acısını azaltmak için aspirin aldı ve dişleri parçalanan bir Stonehenge gibiydi. Bir gece Lola’nın çenesinin bir tarafında kalan birkaç dişi ile ekmek yerken gördüğümde kendimi kaybettim.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Lola 81 yaşında.

Annemle bütün gece tartıştık. Annem bütün gün çalışıp para kazanmaktan yorulduğunu ve çocuklarının hep Lola’nın tarafını tutmasından sıkıldığını söyledi. Öyleyse lane olası Lolamızı biz niye almıyorduk. O, Lola’yı ilk seferde istememişti ve benim gibi kendini beğenmiş, sahtekar birisini doğurmamış olmak için tarıya yalvardığını söyledi.

Sözlerinin bitmesini bekledim. Sonra sahtekar olmanın aslında kendisinin bildiği şey olduğunu söyledim. Bütün hayatının bir maskeli balo olduğunu eğer bir dakikalığına kendisi için üzülmeyi bırakırsa Lola’nın dişleri çürüyüp düştüğü için yemek yiyemediğini görebileceğini ve bir kereliğine bile olsun bu kadının eve kapatılmış bir köle dışında bir insan olduğunu düşünemediğini söyledim.

“Köle mi?” dedi annem. Kelime ağır gelmişt. “Köle?”

O gece annemin Lola ile aralarındaki ilişkiyi hiçbir zaman anlayamayacağımı söylemesiyle sona erdi. Hiçbir zaman. Şimdi bile düşündüğümde sesinin ne kadar acılı olduğunu hissediyorum ve bu karnıma inen bir yumruk gibi. Kendi annenden nefret etmek çok kötü bir şey. Ve o akşam ondan nefret ettim. O gece onun da benim için aynı şeyi hissettiğinde gözlerinden anladım.

Bu kavga sadece annemin, Lola’nın çocukları kendisinden çalması korkusunu besledi ve Lola’nın bunu ödemesini sağladı. Annem kızgınlığını arttırdı ve “Umarım çocuklar benden nefret ettiği için mutlusundur” dedi. Biz ev işlerinde Lola’ya yardım ettiğimizde Annem sinirlenir ve “Lola sen de yatsan iyi edersin” derdi. “Çok çalıştın ve çocuklar senin için endişeleniyor.” Sonra Lola’yı yatak odasına konuşmaya çeker ve Lola dolmuş gözleriyle çıkardı.

Sonunda Lola, bize kendisine yardım etmememiz için yalvardı.

Neden kalıyorsun? Diye sorduk.

“Kim yemek pişirecek?” dedi. Bu “Kim her şeyi yapacak?” demek oluyordu. Bizimle kim ilgilenecek? Veya annemle? Bir seferinde ise “Nereye gideceğim?” dedi. Bu bana daha gerçek bir evap olarak geldi. Amerika’ya gelmek çok acele bir şekilde gelişmişti. Göz açıp kapayıncaya kadar ilk on sene geçmişti. Büyüdük ve ikinci on sene de bitmek üzereydi. Lla’nın saçları grileşmişti. Lola’nın akrabalarından duyduğu ise söz verilen parasal destek hiç gitmemişti. Dönmeye utanıyordu.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Lola köyünü kısa bir süreliğini ziyaret etti ama dönmeye hazır değildi.

Amerika’da hiç bağlantısı yoktu ve yolunu bulacak gibi de değildi. Telefonlar kafasını karıştırıyordu. ATM’ler, megafonlar, otomatlar, klavyesi olan her şey onu paniğe sürüklüyordu. Hızlı konuşan insanlarla konuşamıyordu. Ve kendisinin kötü İngilizcesi de hayatını zorlaştırıyordu. Bir rezervasyon yapamıyordu bir seyahat planlayamıyor bir form dolduramıyor veya yardım almadan yemek söyleyemiyordu.

Lola’ya benim hesabıma bağlı bir ATM kartı verdim nasıl kullanıldığını gösterdim. İlk seferde başardı, ikincisini yapamadı ve bir daha denemedi. Kartı sakladı çünkü bunu benden bir hediye olarak düşündü.

Ona araba kullanmayı da öğretmek istedim. Elini salladı ve bu isteğimi duymazdan geldi. Sonra kendisini alıp taşıdım ve sürücü koltuğuna oturttum. Kontrolleri, gazı öğretmek için 20 dakika harcadım. Neşeli gözleri korkmuş bir hale aldı. Kontağı çevirdiğimde ve göstergeler çalıştığında arabadan indi ve eve hiçbir şey söylemeden eve gitti. Birkaç kere daha denedim.

Araba sürmenin hayatını değiştireceğini düşündüm. Bir yerlere gidebilirdi. Eğer annemle olan şeyler katlanamaz olursa uzaklara gidebilirdi, sonsuza kadar.

Dört şeritli yollar iki şeride düştü, beton yollar mıcıra döndü. Tripot sürenler arabaları selamlaıyordu, mandalar bambu taşıyordu. Yola köpekler, keçiler çıkıyordu. Doods hiç yorulmamıştı..

Haritayı çıkardım ve Mayantoc köyünü, hedefimizi buldum. Camdan dışarıda, uzakta, yamulmuş çiviler gibi küçük figürler görüyordum. İnsanlar pirinç hasadı yapıyordu, binlerce yıl önce yaptıkları şekliyle aynı şekilde. Yaklaşıyorduk.

Küçük plastik kutuya dokundum ve gül ağacından veya porselenden bir vazo almadığım için pişmanlık duydum. Lola’nın insanları ne düşünürdü acaba? Çok kalmamıştı. Sadece bir kardeşi kalmıştı. 98 yaşındaki Gregoria. Ve hafızasını kaybolmaya başladığını söylemişlerdi. Akrabaları ne zaman Lola’nın ismini söylese ağıyormuş ve sonra hemen unutuyormuş. Acaba neden?

Lola’nın yeğenleriyle görülüyordum. Yeğeni günü planlamıştı: Vardığımda bir cenaze töreni olacak, sonra dua ve mezarda külleri koyacaktım. Lola öleli beş gün olmuştu, ama kendisine son kez elveda dememiştim. Gün boyunca içimden çıkmak isteyen yoğun bir keder vardı ve bunu Doods’un önünde yapmak istemiyordum. Ailemin ona davranmasından çok, Mayantoc’ta bana nasıl davranılacağına dair endişemden, onu kaybetmiş olmanın ağırlığını hissediyordum.

Doods, kuzeybatıda Romulo Otoyolunda gitti sonra Camiling’e doğru sert bir sol yaptı. Annemin ve Teğmen Tom’un kasabası. İki şerit yine bire indi, asfalt yine mıcır oldu. Yol, Camiling Nehri’nin kenarından gidiyordu bambu ev topluluklarıyla beraber, karşımızda yeşil tepeler vardı.

Annemin cenazesinde annem için methiyeler düzdüm ve söylediğim her şey doğruydu. İnançlı ve cesudu. Hep kısa çöpü çekti ama yapabileceğinin en iyisin yaptı. Neşeli ve mutluydu. Çocuklarına bayılıyordu ve bize gerçek bir ev verdi Salem, Oreon’da. 80’lerde ve 90’larda bizim kalıcı evimiz oldu. Ona bir kez daha teşekkür ettiğimi ve hepimizin onu sevdiğimi söyledim.

Lola hakkında konuşmadım. Son yıllardı annemle birlikteyken Lola’yı aklımdan çıkardım. Annemi sevebilmek böyle bir zihin operasyonu gerektiriyordu. Bu anne ve çocuk olabilmemizin tek yoluydu ve ven de bunu istedim. Özellikle sağlığı kötüleşmeye başladığında. 90’ların ortasında diyabet, göğüs kanser, lösemi geçirdi. Kanda ve kemik iliğinde çabuk yayılan bir kanserdi.

O büyük kavgadan sonra eve gitmekten çekindim. 23 yaşına Seattle’a taşındım. Ziyaret ettiğimde değişiklik gördüm Anne hala anneydi ama inatçı bir şekilde değil. Lola’ya güzel bir dizi diş protezi almıştı ve kendisine bir yatak odası vermişti. Kardeşlerimle Lola’nın TNT durumunu değiştirmek üzere çalıştı. Ronald Reagan’ın 1986’daki göçmenlik yasası milyonlarca kaçak göçmenin önünü açmıştı. Uzun bir süreçti ama Lola 1998’in Ekim ayında vatandaşlık aldı. Annemin lösemiye yakalanmasından dört ay sonra. Annem bir yıl daha yaşadı.

Bu süreçte Ivan ve annem Lincoln City’ye yolculuklar yaptı ve bazen Lola’yı da götürdüler. Lola Okyanus’u çok sevdi. Diğer tarafında dönmek için hayaller kurduğu okyanusu. Annem onun yanında dinlendiğinde Lola olmadığı kadar mutluydu. Sahilde geçirilen 15 dakika veya mutfakta eski günler anıldığında Lola işkence ile geçen yılları unutmuş gibi görünüyordu.

Ben o kadar çabuk unutamadım. Ama annemi farklı bir hafiflemişlik içinde gördüm. Ölmedeen önce bana günlükler verdi. Yıllarca görmeyi reddettiğim annemin hayatından bu günlüklerde dilimler gördüm. Birçok kadın gitmeyi redderken o tıp fakültesine gitti. Amerika’ta gitti ve bir göçmen bir kadın olarak saygısı için savaştı. 20 yıl boyunca Salem’deki Fairview Training Center’da çalıştı. İroni: Annemn altında çalışanlara profesyonel hayatında hep iyi davrandı ve onlar da anneme taptı. Kadın çalışma arkadaşları yakın arkadaşları oldu. Beraber ayakkabı almak gibi kız şeyleri yaptı. Birbirlerinin evinde kıyafet partisi yaptılar ve penis şeklinde sabun, çıplak erkek takvimi gibi ufak hediyeler aldılar. Resimlerine baktığımda Annemin Lola’dan ve aileden ayrı bir kimliği olduğunu fark ettim.

Annem her çocuğu büyük detaylar yazdı ve bizimle ilgili her gün neler hissettiğin yazdı. Kocalarına ayırdığı bölüm isee azdı, onlar onun hikayesinde kompleks karakterlerdi. Hepimiz onun hayatında birer sonuç olarak vardık. Lola ise kazara vardı. Lola’dan bahsettiğin kendisi başkasının hikayesindeki bir karakter gibiydi. “Lola, çok sevdiğim Alex’i bu sabah yeni okuluna götürdü. Orada umarım yeni arkadaşlar edinir çabucak ve yeniden taşındığımız için üzgün hissetmez…” Benim hakkımda iki sayfa daha olabilir ama bu sayfalarda Lola geçmiyor.

Annem ölmeden bir gün önce eve son duası için bir Katolik papaz geldi. Lola annemin yatağının yanında oturuyordu, elinde pipetli bir bardak ve annemin ağzına tutuyordu. Anneme her açıdan çok daha fazla dikkat ediyordu. Annemin bitkinliğini avantaja çevirebilir, hatta intikam bile alabilirdi, ama tam tersini yaptı.

Papaz anneme affetmek istediği veya affedilmek istediği bir şey olup olmadığını sordu. Annem göz kapakları düşmüş gözleriyle odasını taradı ve hiçbir şey söylemedi. Sonra, Lola’ya bakmadan elini uzattı ve Lola’nın başına koydu. Tek bir kelime bile etmedi.

Lola benimle kalmaya başladığında 75 yaşındaydı. Evliydim iki kızım vardı, ağaçlı bir arazide mutevazı bir evim vardı. Lola’ya bir yatak odası ve istediği her şeyi yapabilme özgürlüğünü verdi. Uyuyabilir, dizi izleyebilir veya bütün gün hiçbir şey yapmayabilirdi. Özgür bir şekilde dinlenebilirdi ve bun hayatında ilk defa yapıyordu. Bunun bu kadar basit olmayacağını bilmeliydim.

Lola’nın beni çılgına çeviren şeylerini unutmuştum. Bana her zaman bir kazak giymemi yoksa soğuk alacağımı söylerdi (40’lı yaşlarımdaydım). Sürekli olarak babamdan ve Ivan’dan şikayet edip söyleniyordu: Babam tembeldi, Ivan ise bir sülük. Onu idare etmeyi öğrendim. Görmezden gelmenin zor olduğu şeylerinden biri ise inanılmaz tutumluluğuydu. Hiçbir şeyi atmıyordu. Ve kimi zaman çöpü karıştırıp bizim işe yarar bir şey atıp atmadığımıza bakıyordu. Kağıt havluları yıkayıp tekrar tekrar ellerinde yok olana kadar kullanıyordu. Mutfak plastik market poşetleri, yoğurt kapları, turşu kavanozlarıyla dolmuştu ve evimizin kimi bölümleri - Bunun için başka bir kelime yok - Çöp deposu gibi olmuştu.

Hiçbirimiz sabahları bi muz veya bir granola bar dışında bir şey yemesek de bize her zaman kahvaltı hazırladı. Bizim yataklarımızı yapıp çamaşırlarımızı yıkadı. Eve temizledi. Kendimi onu nazik bir şekilde uyarırken buldum. “Lola bunu yapmak zorunda değilsin.” “Lola, biz kendimiz yaparız.” “Lola, bu kızların yapması gereken bir iş” Tamam, derdi ama yapmaya devam ederdi.

Yemeklerini mutfakta ayakta yemesini görmek, odaya girdiğimde bir şeyleri hemen temizlemeye başlamasını görmek beni çok rahatsız ederid. Bir gün, aradan geçen aylar sonrasında karşılıklı oturduk.

Lola başka bir şey olmayı bilmiyordu

“Ben babam değilim. Sen de burada köle değilsin” dedim. Yaptığı köle alışkanlıklarının bir listesini anlattım. Ağlamaklı olduğunu gördüğümde yüzün okşadım, soran gözlerle babana baktı. Alnını öptüm. “Burası senin evin” dedim. “Burada biz hizmet etmek için yoksun. Dinlenebilirsin tamam mı?”

“Tamam” dedi ve temizliğe devam etti.

Başka bir şey olmayı bilmiyordu. Ondan sonra kendi tavsiyemi ladım ve dinlenmeye başladım. Eğer yemek yapmak istiyorsa yapmasına izin verdim. Teşekkür ediyordum ve bulaşıkları yıkıyordum. Kendime düzenli olarak şunu hatırlatıyordum: Olması istediği gibi olsun.

Bir akşam eve geldiğimde onu koltukta oturmuş, ayaklarını televizyona karşı uzaymış bir yandan da bulmaca çözerken buldum. Yanına oturdum ve bir bardak çay getirdim. Bana gülümsedi ve bulmacasına devam etti. Bunu bir gelişme olarak düşündüm.

Arka bahçemize çiçekler ekti. Güller, laleler her çeşit orkide ve bütün öğleden sonrasını bunlara bakmakla geçirdi. Mahallemizde yürüyüşlere çıktı. 80’lerine geldiğinde eklemleri kötüleşti ve bastonla yürümeye başladı. Mutfakta basit bir ahçı olmaktan çıktı ve neşesi yerinde olduğunda artisanal yemekler yaptı. Müsrif yemekler yaptı ve bunları mideye indirirken bir haz gülümsemesi içindeydik.

Lola’nın yatak odasının önünden geçtiğimde onu sık sık Flipino folk şarkıları kasetlerini dinlerken buluyordum. Aynı kasedi tekrar tekrar dinliyordu. Kendisine verdiğimiz haftalık 200 dolarlık paranın büyük çoğunu akrabalarına gönderdiğini biliyorduk. Bir öğleden sonra kendisini, köyünden gönderilmiş bir fotoğrafa bakarken buldum.

“Lola eve gitmek ister misin?”

Fotoğrafı çevirdi bana baktı ve fotoğrafta bir detayı inceleyen birisi gibi bakmaya devam etti.

“Evet” dedi.

83’üncü yaş gününden Biletini aldım. Bir ay sonra kendisini ABD’ye getirmek için de ben gidecektim, eğer tabii dönmek isterse. Bu seyahatin konuşulmayan amacı isee Lola yıllardır ayrı kaldığı yeri hala ev olarak görebiliyor muydu.

Cevabını bulmuştu.

“Her şey aynı değil” dedi bana Lola Mayantoc’ta dolaşırken. Eski çiftlikler gitmişi. Evi gitmişti. Ebeveynleri ve birçok kardeşi yoktu. Çocukluk arkadaşlarından hayatta olanlar artık yabancı gibiydi. Onları görmek güzeldi ama her şey aynı değildi. Son yıllarını burada geçirmek isterdi ama hala buna hazır değildi.

“Bahçene geri dönmeye hazır mısın” dedim

“Eve. Eve gidelim.”

Lola kızlarıma çok bağlıydı. Tıpkı gençliğinde bana ve kardeşlerime olduğu gibi. Okuldan sonra Lola kızların hikayelerini dinler ve onlara yiyecek bir şeyler hazırlardı. Ve eşimin ve benim aksime Lola her okul gösterisinin veya müsameresinin her anından büyük zevk alırdı. En öne oturur ve her gösteriyi dikkatl izlerdi.

Lola’yı mutlu etmek çok kolaydı. Aileyi tatile götürürdük, ama Lola evin aşağısındaki pazara gitmekten de aynı mutululuğu duyardı. Çocuk gibi gözleri açılırdı: “Şu salatalıklara bir bak!” Her sabah yaptığı şey evdeki bütün perdeleri açmaktı ve her pencerenin önünde dışarıyı bir süre izlerdi

Kendi kendine okumayı öğrendi. İnanılmazdı. 10 yıl içinde harflerin nasıl sesler çıkardığını öğrendi. Karışık harfler içinde kelimeleri bulman gereken bulmacaları çözdü. Odası bulmaca kitapları ile doluyordu. Her gün haberleri izledi tanıdığı harfleri dinledi. Sonra bunları gazetede buldu ve anlamını kavradı. Her sabah gazeteyi okumak istedi bütün sayfalarını. Babam Lola’nın basit biri olduğunu söylerdi. Ben ise pirinç tarlasında 8 yaşında çalışmaya başlamasa ve okuma yazma öğrense neler başarabileceğini merak ediyorum.

Bizin evimizde geçirdiği 12 yıl içinde ona kendisi ile ilgili sorular sordum. Hayat hikayesini bir araya getirecek parçalar topluyordum. Bu alışkanlığımı onu şüphelendirirdi. Her seferinde bana “Neden?” diye sorardı. Neden çocukluğu ile ilgil bilgi almak istiyordum? Neden Teğmen Tom ile nasıl tanıştığını bilmek istiyordum?

Kız kardeşim Ling’e Lola’nın aşk hayatını sormasını istedim, Lola’nın onunla daha rahat olacağını düşündüm. Ling kıkırdadı, bu onun bu konuda tek başıma olduğum anlamına geliyordu. Bir gün Lola ile ben marketten aldıklarımızı yerleştirirken soru verdim: “Lola, hiç birisiyle romantik bir şeyler yaşadın mı?” Bana gülümsedi, ve bana buna tek yaklaştığı anı anlattı. 15 yaşındaymış ve yakın bir çiftlikten Pedro diye bir yakışıklı bir çocuk varmış. Aylarca yan yana, beraber pirinç hasat etmişler. Bir seferinde orağını düşürmüş ve çocuk hemen gidip almış ve Lola’ya vermiş. “Ondan hoşlandım” dedi.

Sessizlik.

“Ve?”

“Sonra taşındı” dedi.

“Ve?”

“Hepsi bu”

“Lola hayatında hiç seks yaptın mı?” diye sordum.

“Hayır” dedi.

Kişisel sorular sorulmasına alışık değildi. “Katulong lang ako” derdi. Ben sadece bir hizmetçiyim. Çoğunlukla bir veya iki kelimelik cevaplar verdi, en basit bir hikayeyi bile günlerce haftalarca süren 20 soruluk bir oyun şeklinde alabiliyordum.

Amerika bu hikayeye ağlıyor: Modern zamanda bir köle

Lola'nın mezarı

Öğrendiğim bazı şeyler: anneme kendisine yıllarca bu kadar kötü davrandığı için kızgındı ama onu özlüyordu. Bazen Lola gençken o kadar yalnız hissediyormuş tek yapabildiği ağlamakmış. Bir adamla birlikte olmak itsediği yıllar olduğunu biliyorum Bir gece kendisini büyük bir yastığıa sardığını görmüştüm. Ama sonra, yaşı da ilerleyince bana annemin kocaları ile yaşadıklarını görünce yalnız olmanın o kadar a kötü olmadığını fark ettiğini söyledi. O iki adamı da hiç özlememişti. Belki hayatı Mayantoc’ta kalsaydı daha iyi olacaktı, evlenecekti ve kardeşleri gibi bir ailesi olacaktı. Ama belki de daa kötüsü olacaktı. Küçük kardeşleri Francisca ve Zepriana, hastalanmış ve ölmüştü. Erkek kardeşi Claudio öldürülmüştü. Şimdi bunu merak etmenin ne önemi var diye sordu. Gelecek olan gelir onun hayat felsefesiydi. Gelen ise başka bir tip aileydi. Bu ailede sekiz çocuğu vardı. Annem, dört kardeşim ve ben ve şimdi benim iki kızım. Sekizimiz de dediğine göre onun hayatını yaşamaya değer kıldı.

Bu kadar ani bir şekilde ölmesine hiçbirimiz hazırlanmamıştık.

Kalp kriz geldiğinde mutfakta akşam yemeği hazırlıyordu ben de bir işi yapıyordum. Döndüğümde onu kalp krizinin ortasında buldum. Birkaç saat sonra hastanede neler olup bittiğini fark etmeden önce gitmişti. Saat 22.56’ydı. Bütün çocuklar ve torunlar farketmişti. 7 Kasım’da ölmüştü annemin öldüğü gün. 12 yıl sonra.

Lola 86’ya kadar gelmişti. Hala onu sedeyesinde görebiliyorum. Bir çocuk büyklüğündeki bu buğday tenli kadının nasıl bir hayat yaşadığına dair hiçbir fikri olmayan doktorların baktığını hatırlıyorum.

Depoda onun kutularını karıştırmak aylarımı aldı. 1970’lerde dergilerden kestiği yemek tarifleri vardı, bir gün okumayı öğrendiğinde onları yapacaktı. Annemle beraber olan fotoğraf albümler. Kardeşlerimin ve benim ilk okuldan itibaren kazandığı ödüller. Bir çoğu atılmıştı ama o kurtarmıştı. Yazılar yazdığım gazetelerin satarmış sayfalarını sakladığını gördüğümde kendimi kaybettim. O zamanlar okuyamıyordu ama onları yine de saklamıştı.

Doods kamyonunu, bambu ve ağaç evlerin ortasında bulunan küçük beton bir evin önünde durdurdu. Evleri pirinç tarlaları, ve sonsuz yeşillik sarmıştı. Kamuondan inmeden önce insanlar gelmeye başladı.

Doods koltuğunu yatırdı ve kestirmee başladı. Ben çantamla beraber derin bir nefes aldım ve aşağıya indim.

“Yumuşak bir ses” Bu taraftan dedi ve beton eve doğru giden ufak patikadan yürüdüm. Beni 20 insan daha takip ediyordu, genç ve yaşlı ama çoğunlukla yaşlı. Hepimiz içeri girdiğimizde masalara, sandalyelere ve banklara oturdular. Ben ev sahibi ile tanışmak üzere ayakta kaldım. Küçük ve karanlık bir odaydı. İnsanlar bana beklenti ile bakıyordu.

Başka bir odadan “Lola nerede?” diye bir ses duyuldu. Sonraki dakika orta yaşlı bir kadın gülümseyerek geldi. Ebia, Lola’nı yeğeni. Bu onun eviydi. Bana sarıldı ve yine sordu “Lola nerede?”

Çantamı omzumdan çıkardım ve ona verdim. Yüzüm baktı, hala gülümsüyordu Çantayı açtı, plastik kutuyu açmadan inceledi, ahşap bir banka oturdu “Lola nerede?” diye sordu. Bu bölgede insanlar, sevdiklerinin öldükten sonra yakılmasına alışık değiller. Ne bekleyeceğini bildiğin düşünmüyordum. Kutuyu kucağına aldı üstüne eğildi başını kutuya dayadı. İlk başta güldüğünü sandım ama ağlıyordu.

Lola’nın küllerini daha önce getirmemiştim çünkü insanların onu umurrsadığını veya hatırladığından emin değildim. Böyle bir yas beklemiyordum. Ebia’yı teselli etmeden önce bir kadın geldi ve kollarına Ebia’yı alarak sarıldı ve o da ağlamaya başladı. Sonraki hatırladığım şey bütün odadaki insanların ağlamaya başlamasıydı. Kimisi kör, kimisinin ağzında dişleri yok yaşlı adamlar 10 dakika boyunca durmadan ağladı. O kadar etkileyiciydi ki benim de gözümden yaşlar döküldüğünü sonradan fark ettim. Sonra hıçkırıklar durdu ve oda yine sessizleşti.

Ebia burnunu çekti ve yemek yeme zamanı dedi. Mutfak dolmaya başlamıştı herkesin gözleri şiş ve hikayeler anlatıyorduk. Bankın üstündeki çantama baktım, Lola’yı buraya, doğduğu yere getirmenin doğru bir şey olduğunu anlamıştım.