HIKAYE

Anneannemin Radiohead dövmesi

Author

“Yeni İstanbul yolcuları için son çağrı” anonsu yapıldığını duydum. Dalmışım. Hiç farkında değildim. Ezgi’yi düşünüyordum. Ne kadar antika bir isim. Bugün buna benzer isimler var mı? Diye aklımdan geçiriyordum. Neredeyse hızlı uçağı kaçıracaktım. iSkin’inime bildirim de gelmemişti uçağın kalkacağına dair. Bu alet iyice bozulmaya başladı. Bir ara doktora gidip yenisiyle değiştirmek gerekiyor. Ama o da zaman alıyor. Derinin üst yüzeyini sökecek ve yeni iSkin’i yerleştirecek ve üç gün sargı ile gezeceğim. Bu süreçte de iletişimi eski usul taşınabilir akıllı telefonla kuracağım. Gerçekten uzun iş.

Anneannemin Radiohead dövmesi

Toparlandım. Biniş platformuna doğru giden bantlardan birine atladım. iSkin’den biletime tekrar baktım.

Kalkış zamanı: 13 Haziran 2107 - 14:50

Kapı numarası A45.

Kalkış: Oslo

Varış: Yeni İstanbul

Hızlı uçağa bindim.

Kardeşim bu sabah aradığında Ezgi’nin durumunun kötüleştiğini ve son zamanlarında yanında birisinini olması gerektiğini söylemişti. Ezgi’nin durumu kötüleştiğinden bu yana iki günde bir VR ile araşıyorduk. Kendisi bir anneanne olduğu için VR’a biraz geç alıştı. “Gözlerimi ağrıtıyor o alet sen yanıma gel” deyip duruyordu. Kardeşim Dani’nin gelmesi imkansızdı. Kendisi Güney’de yaşıyor ben ise kuzeyde. Ezgi de kuzeyde yaşıyor.

Tehlikeli enlemlerde sıcaklık 80 dereceyi bulduğu için hızlı veya yavaş hiçbir uçak güney ile kuzey arasında uçamıyor. Uçabilmek için havanın kaldırma kuvvetine hâlâ ihtiyaç duyuluyor ve bu sıcaklıkta hava inceldiği için uçmak imkansızlaşıyor. Gemi ise birkaç gün sürüyor. Onun yanında olabilecek tek kişi bendim.

Anneannemin Radiohead dövmesi

Anneannem yani Ezgi hayatta kalan tek büyüğüm. O da kısa bir süre sonra olmayacak. Büyük sıcaklık göçünde annem ve babam İstanbul’dan alabildiklerini gemiye yüklemiş, ancak 2070 yılındaki teknolojiden ne bekleyeceksiniz. Fazladan bin kişi binince gemi batmış. Beni dört yıl öncesinden İskandinavya Cumhuriyeti’ne göndermişlerdi. Büyük sıcaklıkta İstanbul’dan çıkan 6780 numaralı çocuk gemisiyle Oslo’ya geldiğimde 4 yaşındaydım. Anneannem de sonra benim yanıma geldi. Oslo’yu beğenmişti ama sadece adı “Yeni İstanbul” diye Yeni İstanbul’a yerleşmekte tutturdu. Benimle beraber 15 sene Oslo’da kaldı. Büyük sıcaklıktan önce ülkeler vardı. Rusya’nın Barents Denizi’ndeki bir yeri Yeni İstanbul yaptılar. Hemen 100 km ötesinde Yeni Ankara. Ezgi (Anneanne dememi aslında hiç istemiyor) hep şakasını yapar “Ankara’ya deniz gelmedi ama Ankara denize gitti” diye. 110 yaşındaki bir kadının espri anlayışı da bu kadar oluyor.

Hızlı uçak Yeni İstanbul’a vardığında 15.40 olmuştu. İndim. Ezgi’nin evine gitmek sadece üç dakikamı aldı.

2090’larda yapılan yeni bir binada oturuyordu. Dışarıdan baktığınızda yepyeni bir yapı. Diğerlerinden hiçbir farkı yok. 75’inci kata asansör hızlıca çıktı. Kapıya vardım. Retina taraması beni birinci dereceden izin verilen akraba olarak kabul etti ve kapı açıldı.

Anneannemin Radiohead dövmesi

Yepyeni bir bina demiştim. Ancak içerisi tam bir müze gibiydi. Neredeyse 20’nci yüzyıldan kalma antika değerinde bir sürü şey var. Yerde bir halı, yer yer sökülmüş. Yıllardır tütsü yanmasa da o koku hala evin karakteristik bir kokusu olmuş. Duvarda üstü çıplak, uzun siyah saçlı yakışıklı bir adamın kağıttan posteri var. Jim Morrison yazıyor.

İçeride nostaljik bir müzik çalıyor. Eski İngilizce bir şarkı.

“In your house I long to be

Room by room patiently

I'll wait for you there

Like a stone

I'll wait for you there

Alone”

Ezgi’yi odasında buldum. İyice halsiz düşmüş. Gözler kısık bir şekilde gülümseyerek beni karşıladı. Bu hafif gülümseme geldiğime sevindiğini anlamama yetmişti.

Oturdum.

- Nasılsın?

- Biraz daha iyiyim ama artık kendimi çok güçsüz hissediyorum. İyi ki geldin. Karnın açmı?

- Yo aç değil üç gün önce tokluk hapımı aldım. Karnım hala çok şişmiş gibi hissediyorum. Biraz su içmek istiyorum sen de ister misin?

- Ben de alırım.

Mutfağa gittim. Uzun zamandır yemek yapmamasına rağmen içeride sıcak bir baharat, soğan ve salça kokusu vardı. Başım döndü. Tam bir anneanne evi. Suyu aldım içeri geçtim.

- Artık çok vaktim yok gibi hissediyorum.

- Öyle şeyler söyleme sen daha önünde bir yüzyıl daha var. Eminim.

- Bir yüzyıl gördüm artık benim için yeterli. Bir yüzyıl daha görüp ne yapacağım? Evimizi, şehrimizi bırakmak zorunda kaldık. Yaşadığım ülke, şehir, sokaklar, evler ateş topuna döndü. Artık ne insan ne başka bir canlı hiçbir şey yaşayamıyor. 80 derecelik sıcaktan buraya kaçtık. Bir yüzyıl daha geçirirsem artık kutup dairesi bile 40 dereceyi görecek. Oradan nereye gideceğiz? Neptün’e mi?

- Evet. Artık yaşanmıyor ama artık ısınma yavaşladı. Haberler geçen söyledi. Yıllık ısı artışı yarım dereceye düşmüş. Oslo’da bu yaz 40 dereceyi görecekmişiz ama son baharda gelirsin.

- Hiç sanmıyorum. Artık bu kadarı benim için yeterli.

Su bardağını koymak için uzandı. Boynundaki dövmesini gördüm. Çocukluğumdan beri gördüğüm ama hiç sormadığım dövmelerinden biriydi. Böyle bir şey:

Anneannemin Radiohead dövmesi

- Bana bu dövmenin hikayesini anlatmak ister misin?

- Pek bir hikayesi yok ki. Eski İstanbul’da Kadıköy diye bir yer vardı. Güzel bir yerdi bir zamana kadar. Dövmeci bir arkadaşım vardı. İlk dövmemi yaptırmaya karar verdim. Ne olsun diye düşünürken bu hoşuma gitti yaptırdım.

- Peki nedir bu?

O antika telefonundan bir şarkı açtı.

- Radiohead. Güzel gruptu.

- Ne acayipmiş. Peki içeri girdiğimde çalan neydi?

- Audioslave. Öyle çalıyordu. Eski şarkılar beni geçmişe götürüyor.

- Nereye mesela?

- Kelebekler Vadisi diye bir yer vardı mesela.

 - Bana Facebook’ta açıp gösterdi eski fotoğraflarını. Hiç bakmamıştım.

 -Oha ne kadar güzelmişsin.

- Evet öyleydim. Herkes güzeldi. Baksana ne kadar çok ağaç var.

- Nerede burası?

- Eski Türkiye’nin güneyinde. Şimdi 90 derecelik sıcaklık nedeniyle toz tepelerinden ve kaynayan denizden başka bir şey yok.

- Bilmiyorum neden ama herhalde kendisine veda etmek için geldiğimin farkında olduğumdan olsa gerek dövmelerine daha dikkatli bakmaya başladım.

- Peki bu göğsündeki nedir?

- Geyik boynuzu. Böyle bir hayvan vardı kesin okumuşsundur.

Anneannemin Radiohead dövmesi

 - Tabii biliyourum. Geyikler, kuşlar, kurtlar, filler, balıklar, balinalar ne kadar çok hayvan varmış.

- Balina hariç hepsini gördüm.

- Ne kadar şanslısın. Peki bu geyik boynuzunu neden yaptırdın?

- Hoşuma gitti. 2010’ların ortasıydı sanırım. Bu desen çok moda olmuştu.

- Peki ya bu kolundaki?

- Primal Scream’in Screamadelica albümünün kapağı. Güzel albümdü. Şeklide hoşuma gitmişti.

Anneannemin Radiohead dövmesi

İyice dövmelerine sarmıştım artık. Bütün dövmelerini tanımak hikayelerini duymak istiyordum.

- Başka görmediğim dövmen var mı?

- Sen çok küçükken görmüştün ama hatırlamazsın.

- Zar zor doğruldu yatağında belini açtı. Bir takım iç içe geçmiş şekilleri gösterdi.

- Bu nedir peki?

- Aslında hiçbir şey. Daha seksi olduğunu düşündüğüm için yaptırmıştım.

- Güzelmiş aslında.

 - Evet ama herkes yaptırınca çok güzel olmuyor bir yerden sonra. O zamanlar dövmeyi biraz daha farklı olması için yaptırıyorduk. Buna tribal deniyordu.

 - Sesi yine çatallaşmıştı. Bir bardak su daha getirdim.

 - Kaç tane dövmen var toplamda

 - Dokuz tane.

 - En sevdiğin hangisi?

 - Boynumdaki Radiohead dövmesi? Çünkü ilk dövmemdi.

Başka bir şarkı çalmaya başladı.

 - Bak bu benden de eski Queen.

 - Bu şarkıları sadece sana geldiğimde dinliyorum. Ama Oslo’ya gittiğimde unutuyorum.

- Sana arşivimi kopyalayayım. Böylece orada da dinlersin

- Ne arşivi lütfen ya. Şimdi istediğim şarkıyı istediğim anda değil beğeneceğim şarkıyı otomatik olarak çalabiliyorum.

- Haklısın. Artık seçmeye bile üşeniyor insanlar. Hoşuna gideceğin şarkı çalıyor. Peki ya hoşuna gitmezse?

- Yapay zeka o konuda asla yanılmıyor. Ne çalsa o an hoşuma gidiyor ve dinliyorum.

Dışarıda serin bir hava vardı. iSkin’im 30 derece diyordu Yeni İstanbul için. Bence 29 derece bile olabilirdi neredeyse soğuktu.

- Eskiden havayı sadece yazları görebiliyordun. Çok çok eskiden kar görmek için kapalı bir alana gitmene gerek yoktu. Kendi kendine yağıyordu.

- Ne güzelmiş. O zamanlar

Camdan dışarı bakarak uyukluyordu.

- Biraz uyumak istiyorum

- Tamam ben de biraz yürüyüş yapacağım. Bir şey ister misin dışarıdan?

- Yo teşekkür ederim.

- Akşam görüşürüz o halde belki birkaç arkadaşımı görürüm.

Dışarı çıktığımda hava hâlâ karanlıktı. Büyük sıcaklıkta insanlar tehlikeli enlemden göç etmek zorunda kalınca kutuplarda yaşamaya başladık. Tam ortada, Ekvator’da 12 saat gündüz 12 saat gece yaşanıyormuş. Ezgi’nin ve benim de geldiği yerde yine buna benzermiş gündüz ve gece. Hayal gibi. Altı ay gece ve altı ay gündüzün olmadığı bir yerde insanlar hayatlarını nasıl sürdürüyormuş akıl alır gibi değil. Çok dolaşasım gelmedi. Belki ben de biraz uyuklayabilirim diye düşündüm ve geri döndüm. Bu sefer eski Türkçe bir şarkı çalıyordu.

“Benimle uçmak ister misin bu gece

Yükseklerde olmaktan korkar mısın

Topraktan ayrılalım bir süre için

Dünya bir yere kaçmaz

Biz yüzerken göklerde“

iSkin’den baktım Yavuz Çetin’miş. 1990’lardan.

Anneanneme, Ezgi’ye baktım. Kıpırtısız uyuyordu. Baş ucunda bir fotoğraf var. Üç kadın selfie çekilmiş. Dudakları ileriye doğru çıkık ve bikinileriyle. Denize girilebilen bir dönem. iSkin’ime Ezgi’ye doğru tuttum. Taradı. Sağlığına bakmak istedim. Ama bir saat önce ölmüş. Son dakikalarında yanında olmuşum. Boynunda Radiohead dövmesi ile sanki bana bakıyordu. Ölümüne üzülmekten çok son dakikalarında yanında olduğum için sevinçliydim.

Radiohead dinlemek istedim. Spotify’yı açtım başka bir şey çalmaya başladı. Kapattım. Antika iPhone’unu açtım. Radiohead’i seçtim. Karma Police çalıyordu.