KADIN

46. İvmedeki taş. Hamd.

Author
46. İvmedeki taş. Hamd.

Söze nereden başlamalı?

Annemden duyduğum – onun da başkasından duyduğu - bir söz geldi aklıma sabah sabah:

“En büyük mutluluk, vücudunda hangi organın nerede olduğunu hissetmemektir.”

Türkçe mealine gelecek olursak :) Vücut, sağlıklı bir biçimde işlevlerini sürdürdüğünde, kendimizi vücudumuzu hissetmiyoruz bile. Ama ne zaman ki bir başın ağrısın, o zaman başının nerede olduğunu hisseder – fark edersin -, ne zaman ki bir barsakların bozulsun hemen karnına gider elin, zihnin. Artık çevredeki sesler kısılmış, az önce kafa patlattığın iş toz olmuştur, hiç bir şey daha önemli değildir. Zaman adeta durur. Sadece karnının üstüne koyduğun elin ve ağrıyan karnın. Pür dikkat ve tam oradasındır. Meditatif bir hal aslında. An'dasın tam olarak. Bitmesini, hemen o an'da bitmesini istediğin bir hal. Geçsin bu ağrı!

Söze; “negatif”, “hastalık” gibi bir giriş yapmak yazının tonunu düşürdü mü yoksa? :) Hep pozitif, hep sağlıklı olmak, hep enerjik, hep gülümser, iyimser bir hal içerisinde olmak için sürekli motive ediliyoruz. Öyle değilsen, “out”sun, beceremedin, sen çözemedin bu işi gibi. Ama dostum, bu yang dünyanın bir de yin tarafı yok mu? İstediğin kadar kaç, er geç yakalanacağın, aşı olsan da grip olacağın, on gün sürekli gülücükler dağıtsan da bir yüzünün düşeceği gün yok mu? Olmasın mı? O zaman nasıl işliyor bu evren? Sadece yang – eril - hareketli bir kainatta mıyız? Dişil haller, ay, hastalık yok mu? Sadece güneş, eril haller ve sağlık mı var? Öyle olsun istiyoruz. Her şer'den bir hayır geleceğini, züğürt tesellisi olarak dilimize pelesenk etsek de, idrakına varmakta zorlanıyor ve bir an önce, hatta hemen şimdi iyi olmak istiyoruz. Zamanı çizgisel algıladığımız, ne sonluluğu ne de sonsuzluğu tam olarak kavrayamadığımız, çok ufak bir kısmıyla hayatımız idame ettirmeye çalıştığımız zihnimizin elverdiği kadarıyla hayat, sadece senin istediğin gibi gidiyorsa güzel. Çünkü güzel ve çirkin ayırdında yaşıyoruz. Dualitenin esiri olarak, bir uçtan diğerine savruluyoruz.

Yeni yaşımın bu ilk saatinde, çok uzun zaman üstüne, bu sabah yatakta uykum kendiliğinden erken saatte bitmiş ve yataktan kalkma isteği ile buldum kendimi. Uyumaya çalıştım biraz gözlerim yeterince dinlensin diye, ı-ıh kalk dedi iç ses, zorlama. Saate baktım, doğduğum saatten bir kaç dakika ilerisi. Kalktım, aklımda kelimeler uçuşuyor, tamam dedim, kahvaltını sonra edersin geç klavyenin başına. Çünkü adına ilham perisi denen o arkadaş, sana uğradı mı kapıyı açacaksın :)

Şaşkınlık içerisinde, kenara çekilip kendi hayatımı seyirci gibi izlediğim günlerdeyim. Hani bir taş fırlatıldığına gitgide ivme kazanır ve sonra arkını izleyerek düşer ya. Ha işte o ivmeye bıraktım kendimi artık. Kendi hızı, kendi gidişatı var hayatın ve olayların. Kontrol manyağı bir tip olsan da, kenarda oturan ve izleyen bir miskin olsan da, bu değişmiyor. Sadece senin kendini yorup yormama durumun değişiyor. Taş suya da düşse, toprağa da, hatta hiç düşmemiş hala gidiyormuş gibi görünse de, sonuç değişmiyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyor. Sen, ben ve arzularımızdan daha büyük bu sistem işlemeye devam ediyor.

Yaradanın bir tezahürü olan varlığımıza, kimliğimize, egomuza öyle bir tutunuyoruz ki, insan ömrü 80 değil 800 de olsa bu değişmeyecek gibi. Zaman boyutunu algılayamıyoruz. Sevgi boyutuna an'lık yaklaşımlarla sadece öykünüyoruz. “Seviyorum” dediğimiz kişileri, yerleri, tatları ve daha nicesini sadece an'lık olarak seviyoruz. Bir sonraki an “sevdiğimiz” kişiden nefret ederken bulabiliyoruz kendimizi. Seviyoruz zannediyoruz, ama aslında an'lık bir hoşlaşma hali içerisindeyiz. Seviyorsak gerçekten, sevgi an'dan an'a değişiklik göstermeyen bir boyut olduğundan, sürekliliğinin de kendini ardıl olarak tekrar eden an'lardan oluşturması gerekir ki, buna uzağız. Gerçeğe uzağız. Gerçeği bilmek istiyoruz, özgür olmak istiyoruz ama özgürleşmeye giden yoldaki katmanların tek tek soyulup, çıplak halimizle kalmaya cesaretimiz yok. Zira zor ve acılı bir yol. Yine zamanı algılamaktaki zorluğumuzdan ve teslim olmaya olan direncimizden, birisi gelip “ben senin hikayeni biliyorum, üzülme huzura kavuşacaksın, sadece bu hayatın önümüzdeki 60 yıl ızdırapla geçecek, ama üzülme bir sonraki hayatın güllük gülistanlık” dese, buna yüreğimiz dayanmıyor. Çünkü “bir sonraki hayat” sadece iki dudağın arasındaki kelime ve bizim şu anda yaşadığımız gerçek ızdıraplı ve önümüzdeki 60 sene nasıl geçer bu şekilde endişesi içersindeyiz. Hiç bitmesin istediğimiz mutlu anlarla, hemen bitsin istediğimiz diğer anlardan örülü parmaklıkların ardında geçiriyoruz hayatımızı.

Yaşadıklarımız, biz hatırlasak da hatırlamasak da, vücut içerinde bir yerlerde kalıyor, tutunuyor. Iskelenin bacaklarına tutunan midyeler gibi, içimiz bize tutunan bizim de onlara tutunduğumuz türlü anı, değer, yargı, etiketle dolu. Gitgide ağırlaşan bu yüklerimizi, bizi gitgide kısıtlayan mekanizmalar olarak içimizde barındığı sürece özgürleşme yolunda bize çalışma alanı yaratıyorlar aslında. Eğer bir de, kendine biraz yaklaşmaya başlamışsan, vücudun burada, aklın kimbilir nerelerde, ruhun ise hapis yaşamaktan ziyade bunları biraraya getirip kardeş kardeş yaşamalarını istiyorsan, başlıyorsun çalışmaya. Türlü yollardan geçiyorsun. Elinde kullanabileceğin her türlü malmeme mevcut. İster git bir yürüyüşe çık, ister bir resim çiz, ister yoga yap, ister meditasyon. Artık ne ise senin malzemen, onu kullan. Hele de kendini bir malzemeye kaptırıp, bunu düzenli uygulamaya başlarsan, o mesafe, “seninle sen arasındaki mesafe” kısalmaya başlıyor. Kendine dokunabildiğin an'ların oluyor. Zamanı hissetmediğin. O an'larda, şeklini aldığın kap da, içini dolduran su da, SEN'sin. Uzun sürmüyor :) Farkettiğin anda, kabı da görüyorsun, suyu da. Rengi gördüğün anda, artık renk olmadığın gibi. Çalışmaya devam ettikçe kendi üzerinde, attığın adımlardaki ağırlaşmayı hissettiğinde, acaba bu yükler olmadan yürümek nasıl olurdu düşünce seni özgürleşmenin dikenli yollarına doğru davet ediyor. Haydi bakalım, hamama giren terlermiş! Soyun Yeşim, bakalım altından neler çıkacak. Bakalım soyundukça kalanla, kalabilecek misin?

Benim bu son yılım, böyle geçti. Düğmelerimin iliklerini açarak, kolumu ceketimden çıkarmaya hazırlanarak. Ve sonra o taş ivme kazanmaya başladı, yeşim taşı, artık ne zaman düşecekse düşecek ama ivmesinde durağan olarak ben varım. Ceketimi çıkarmaya hazır, şifaya açık, çıplak ben. Hoşgeldin 46.