KADIN

Bu hikayeyi birde böyle dinleyin

dodo TV
Yazar
dodo TV

Zengin kız fakir oğlan hikayesini biliriz çoğumuz.

“Birbirini çok seven iki genç varmış” diye başlar hikâye.

Sonrası mı? Sonrası hep kasvet.

Kasvetin sebebi de muhtemel koca göbekli, fabrikatör bir babanın kızını gariban bir gencin ellerinden kurtarma çabası.

Herkes yoksulluğunu kaderi saymış ve çok paranın huzur getirmeyeceğine inandırılmış bir gencin dramını görürken, kızının sefalet içerisinde yaşayacağı düşüncesiyle tarumar olmuş bir babanın, hissettiklerini ve bu uğurda neleri feda edebileceğini görmezden geliyor.

Durun! Siz söylemeden ben söyleyeyim…

Ona göre, kızına pençelerini geçirmiş bir sırtlan gibi görünen gence, kendi ofisinde, ağzında sönük bir puro ile kaşırken koca göbeğini, kızının peşini bırakması için parayla çirkin teklifte bulunan bir baba!

Siz olsaydınız gördüğü manzara karşısında kanı çekilmiş bu gencin yerinde, ne yapardınız? diye sormayacağım. Çünkü cevabı hepimiz biliyoruz.

Nasıl devam etsin ki artık, bundan sonra hikaye…

Duydukları karşısında kahrolan genç, kabul etmez ya hani yapılan çirkin teklifi, sonrada çıkar gider o kendini beğenmiş, hayatta her şeyin maddiyat olduğuna inanan, koca göbekli, fabrikatör ve bencil bu babanın ofisinden.

Ne acıklı hikâye değil mi ama….

Şimdi düşününce, “eskiler ne güzelmiş be” diyesi geliyor insanın.

Şimdilerde böyle değil tabi diyeceksiniz ama eskiden de böyle miydi?

Ne kadar doğru anlatıyor olabilir ki eskileri, eski filmler.

Hikâyenin diğer ihtimalini kimse yakıştıramaz gence. Ancak olması muhtemel başka boyutu da var hikayemizin. Gencin, yapılan teklif karşısında biraz düşünmesi, teklifi kabul ederek düğün masraflarının tümünü müstakbel kayın babasından temin etmesi, ardından ceplerine doldurduğu Hay’dan gelen parayla, doğruca olan biteni kıza anlatarak hem balayı hem düğün prosedürlerini yerine getirmek üzere çok uzak diyarlara gitmek için ofisten ayrılması fikri herkesin ilgisini çekmez…

Yine sormayacağım. Siz olsaydınız ne yapardınız? diye.

“Kız kabul etmez!” diyenlerinizi duyar gibiyim.

“Bal gibi de eder, niye etmesin?” diyenlerinizi de öyle.

Hikayemizin, birde kız tarafı var. Üstelik başrolde, bu zengin kızımız.

Hayatı boyunca bir dediği iki edilmemiş, dadılar eşliğinde köşklerde büyümüş, özel mekteplerde okutulmuş ve el üstünde tutulmuş bu genç, babasının sorumsuzluğunu ve ilgilenmenin sadece para vermek olduğunu zannettiğini yaşayarak çoktan fark etmiş, annesi o daha çocukken yaşamını yitirmiş olan, ancak kesin babasının bu işte bir parmağının olduğunu tahmin edemeyecek kadar saf ve güzel bir kız.

Aslında hikayede kızın ne günahı var değil mi?

Babasında göremediği ilgi ve alakayı, belki bir parça sevgiyi, gecekondu mahallesinde yaşayan fakir ama gururlu bir gençte araması günah mı?

Tam da burada aklıma ilkokul fişleri geliyor…

“Ne alaka?” diyeceksiniz.

Şöyle açıklamaya kavuşturayım…

Eskiden, Ali ata bakardı, şimdi karıya kıza.

Eskiden, Işık ılık süt üçerdi, şimdi votka, redbul.

Eskiden, İpek ipi tutardı, şimdi ahh İpek ah.

Eskiler aslında pekte güzel değilmiş kanımca. Biz sadece açıyı kaybetmişiz.

“Ne güzel günlerdi be...” diye anlatmaya başlar ya eskiler, karnı guruldarken, yırtık lastik ayakkabılarıyla dağ bayır koyun otlatarak geçirdiği günleri.

Bu da bize hangi açıyı kaybettiğimizi gösteriyor.