HIKAYE

Ebebe

Gaspar Neuve
Yazar
Gaspar Neuve
Ebebe

1

Sabahtan akşama kadar sokaklarda oyun oynadığımız yıllardı. Dertsiz,tasasız olduğumuz yıllar... Bilgisayarların, internetin, dokunmatik telefonu geçtim cep telefonlarının dahi yaygın olmadığı zamanlardı. Dev binalı sitelerin insanı yutmadığı; insanların iç içe yaşadığı mahallelerin olduğu yıllardı.

Mahallemizde genelde iki veya üç katlı evler vardı. Biz de üç katlı bir evin ilk katında otururduk. Annemin evle ilgili tek şikayeti çocuk sesleriydi. O zamanlar sokakta aynı anda oynayan elli yüz çocuk görebilirdiniz. Ben de bu çocuklar içerisindeydim. Kahvaltıdan sonra arkadaşlarım çağırırdı. Hiç vakit kaybetmeden koşarak çıkar, hava kararıncaya dek arkadaşlarımda sokakta oynardım.

En iyi arkadaşım Mustafa'ydı. Karşı apartmanda otururdu. Tombul yanaklı, uzun boylu, yapılı bir çocuktu. Doğuştan duyamıyor ve konuşamıyordu. Kulağında anneme ne olduğunu sorarak öğrendiğim bir işitme cihazı vardı. Annesi annemin arkadaşıydı. Arada bize gelirlerdi. Zaten Mustafa'yla bize geldikleri bir gün tanıştık. Bana hiç farklı gelmemişti. Zaman geçtikçe ona kanım ısındı. Yazarak ve davranışlarımızla anlaşıyorduk. Bir süre sonra onun işaret diline de hakim olmaya başladım. İletişim kurmada sıkıntı çekmiyorduk. Onun duymaması veya konuşamaması benim için hiç sorun değildi aslında farkına varamamıştım. Diğer çocuklardan farklı olduğu aklıma dahi gelmemişti. Ben sadece onunla vakit geçirmekten zevk alıyordum. Onun da beni sevdiğini hissediyordum. Ayrılmaz dost olmuştuk.

Yıllar boyunca bu dostluğumuz artarak devam etti. Yaşımız ilerlemeye başlayınca yavaş yavaş kötülük düşünemeyen, saf çocukluk günlerimizden uzaklaşıyorduk. Artık Mustafa'nın benden ve diğer çocuklardan çok farklı olduğu bana empoze edilmeye başlandı. Dört bir yandan zihnimi bulandıran bu kirli hücumlara maruz kalıyordum. Okul arkadaşlarım Mustafa'yla arkadaşlık etmemin garip olduğunu, onun sağırın teki olduğunu söylüyorlardı. Başta çok normal gelen arkadaşlığımızı bu baskılar yüzünden sorgulamaya başladım. Mustafa'nın arkadaşlığı; dille kuramadığımız ama gönülden kurduğumuz bağ, bu sorgulamayı aklıma getirmemden bile hicap duymama neden oluyordu.

Daha sonra yakınlarımın uyarıları başladı. Bana sürekli neden diğer arkadaşlarım gibi normal arkadaşlar edinmediğimi, neden Mustafa'dan ayrılmadığımı sorgulamaya başladılar. Her fırsatta, sanki konuşamayan ve duymayan bir arkadaş edinmem suçmuş gibi bunu başıma kakmaya başladılar. Bu durumun benim gelişimimi olumsuz etkileyebileceğini söylerlerdi. Defalarca kavga ettim. Ben Mustafa'nın en iyi, en sevdiğim, en güvendiğim arkadaşım olduğunu vurguladıkça beni ondan soğutmak için Mustafa'ya dilsiz derlerdi, sağır derlerdi. Ben de bu kelimeler bir küfürmüş gibi algılar ağlayarak odama kaçardım.

Mustafa benden çok daha zeki ve akıllıydı. Oynadığımız oyunlardan bunu anlardım. Hep beni yener bazen de üzülmeyeyim diye bilerek yenilirdi. Onun sağır ve dilsiz olması nedeniyle çevremin, onunla arkadaşlık kurmamın neredeyse ayıp olduğu yönünde baskı yapması ve benden çok daha zeki olmasının verdiği kıskançlıkla arkadaşlığımızı iyiden iyiye sorgulamaya başladım. Zaten Mustafa'nın benden başka arkadaşının olmaması çevremdekilerin söylemlerini kendimce haklı çıkarıyordu.

Bir gün sınıftaki arkadaşlarımdan birisiyle kavga etmiştim. Konu neydi tam hatırlayamıyorum. Bana ettiği hakeret ''sağırın arkadaşı'' olmuştu. Bu söze sınıftaki herkes de güldü. Mustafa'yla arkadaş olmam herkesin gözüne o kadar batıyordu ki beni yaralamak için hep onunla arkadaşlığım vurgulanıyordu. Oyuna almak istemeyenler git sağırınla oyna, birisiyle tartışacak olsam sağırın gibi arkadaş olamadık mı, sınıfta öğretmenin anlattığı bir şeyi duyamasam arkadaşına çekmiş diyorlardı.

Ben neden onunla arkadaştım? Konuşamayan, duyamayan bir arkadaş neden edinmiştim?

2

Mahallenin ortasında büyükçe bir park vardı. Okulun bitmesiyle birlikte tüm çocuklar burada toplanıp oyun oynardı. Bir gün sınıftan arkadaşlarımla çimlere oturmuştum. Yeni öğrendiğimiz şişe çevirmece diye bir oyun oynuyorduk. Mustafa da parktaydı. Onu görmezden geliyor sürekli başımı başka taraflara çeviriyordum. O da kendisini bana gösterebilmek için bize doğru bakıyordu. Utangaç bir çocuktu, öyle yanıma gelemezdi. Tek başına salıncakta sallanıyordu.

Mahallenin serseri takımı da o sıralarda parkta toplanmıştı. Sekiz-on kişilik bu ekip mahallede terör estirirdi. Mustafa'ya sataştıklarını gördüm. Salıncaktan indirmeye çalışıyorlardı. Mustafa ise inmiyor,direniyor,debeleniyordu. Mustafa'yı hırpalamaya başladılar. İtiş kakış sırasında Mustafa yere düştü. Yere düşerken bir tepki verme refleksiyle bağırmaya çalıştı fakat konuşamadığı için ''ebebe'' diye bir ses çıkardı. Mustafa kendini zorlayıp konuşmaya çalıştığında ağzından ancak ''e'' ve ''be'' hecelerini çıkarabiliyordu. Bunun üzerine grup kahkahayı bastı. Grup ''ebebe,ebebe'' diyerek garip garip şekillere girerek dalganın dozunu arttırıyorlardı. Şamatayı gören parktaki diğer çocuklar da gruba katıldı. Yaklaşık elli kişilik bir grup Mustafa'nın sesini taklit ederek ''ebebe ebebe'' diye bağırıyor, gülmekten yerlere yatıyordu. Mustafa, aşırı heyecan ile bu dalgalara karşı cevap vermeye çalışıyor, yine onlara doğru ''ebebe ebebe'' diye bağırmaktan başka bir şey yapamıyordu. Bu grubu daha da azdırıyor, kahkahalar daha gür çıkıyordu. Mustafa artık grubu susturamayacağını anlayınca gruptakilere saldırmaya başladı. Kalabalığa doğru ebebe ebebe diyerek koşuyor, gözüne kestirdiği birini yakalamaya çalışıyordu. Ne yazık ki tombul ve hantal vücudu buna izin vermiyor, kimseyi yakalayamıyordu.

Bu sırada ben ne yapıyordum? Bu dehşetli ve vahim sahneyi -bugün hatırladıkça gözlerimin dolduğu bu olayı- o gün gülerek izliyordum. İnsanoğlunun tabiatında var olan güçlünün yanında olma isteği, Mustafa'ya karşı olan kıskançlıklarım ve o güne kadar herkesin bana onu kötülemesi birleşmiş; grubun yaptığı insanlık dışı hareketleri basit bir eğlence olarak görmeme neden olmuştu. Mustafa; hayatta kendi elinde olmayan nedenler yüzünden sürekli sürekli aşağılanmanın, ezilmenin yıkılmışlığı içinde ağlayarak eve kaçarken göz göze geldik. Beni kahkaha atarken yakalamıştı. Gözlerinden; az önce yaşadığı olayların, eşsiz sandığı dostunun kahkahalarının yanında ne kadar önemsiz olduğunu anladım.

O günden sonra Mustafa'nın yüzüne bakmadım. Yaptığımın utancından bakamamam gerekirdi ama ben o gün tüm mahalleye rezil olan Mustafa'nın arkadaşı olmayı kendime yakıştıramadığım için Mustafa'nın yüzüne bakmadım. Benden başka arkadaşının olmaması, mahallenin maskarası durumuna sokulması umrumda olmadı. Onu en zor zamanında yalnız bıraktım.

3

Mustafa şimdi nerede ne yapıyor bilmiyorum. Bildiğim şey artık çocuklarımızı görmemiş haydutlar gibi yetiştirmememiz gerektiği... Farklılıkları onlara öğretmemiz gerekiyor. Yoksa hem kendilerine hem çevrelerindekilere unutulmaz travmalar yaşatmaya devam edecekler. Çocukluğun acımasızlığı -çocukluktaki her duygu gibi- en şiddetli olanı...