ILIŞKILER

Neyse ki bugün cuma!

hippikiz
Yazar
hippikiz
Neyse ki bugün cuma!


geldim ve bunları yazdım kirli insanların içinde.

Hava milyon sıcak, gece zaten uyumamışım, sinirlerim havada uçuşuyor. Evde kahvaltılık gram malzeme kalmamış, dün son kalan yumurtayı yere düşürmüşüm, çürük meyveler falan. Ticket desen bir lirada kalmış, bir liraya çay bile yok. Kedim sürekli mırmırlıyor, ergenliğe mi geçiyor nedir, 50 metrekarede at gibi koşturup oradan oraya çarpıyor. Gürültü patırtı, yok benim sinirler aşağı inecek gibi değil! Bu son Haziran sabahına pek de iç açıcı uyanmıyorum anlayacağın. Neyse ki beni teselli edecek tek bir şey var: Bugün cuma!

Evle ofis yürüyüş mesafesi. Sandaleti ayağıma geçirdiğim gibi dokuzu yirmi geçe, adım atmaya başlıyorum bizim sokakta. Şıpır şıpır ter, şappadakk sandaletler... Bir ünlü edasıyla esnafı selamlıyorum, bir litrelik suyumu alıyorum, bakkaldan, atıyorum kendimi caddeye. Güneş maşallah, açık saçlarımdan ensemi yalayamadığı için kafamın orta yerini yakmakla meşgul. Nefis bir manzara. Demin gözlerime çektiğim kalemin, nemden ve terden göz kapaklarıma bulaştığına adım gibi eminim. Ofise varınca ayna ziyareti şart! Tabii makyajını yapmakla meşgul hemcinslerden sıra bana gelebilirse...

Simitçiyi sollayarak geçiyorum, bu havada simit yiyemem. Huyum değil. Bu havada mideme pek bir şey indirmeye gönüllü değilim, ama kazınıyor işte. Bankanın önünde kuyruk var, iki teyze havadan sudan bahsediyor. "Bu hafta 40 dereceyi bulacakmış diyorlar." "Haberleri izlemedin mi, yüzyılın sıcağı geliyormuş!" diyor, bir diğeri.

He heee diyorum içimden, gerçekten havadan sudan konuşuyorlar. Bizim memlekette havadan sudan konuşmayı çok seviyorlar! "Yüzyılın sıcağı" beynimin içinde her yaz yankılanan bir isim tamlamasından başka bir şey değil! Her yıl mı yüzyılın sıcağı olur, pes artık! Ofis kapısındayım. Merhaba efendiler! Asansörde her zamanki gibi kuyruk, millet birinci kata bile asansörle çıkıyor. Yaz kış bu böyle, sıcağa bağlamayın, darılırım. Neyse ki benim ofis dördüncü katta, kimse laf edemez, bekliyorum. Adamlar geliyor, adamlar giriyor kapıdan. Birtakım adamlar, takım elbiseliler, jean gömlek giyenler, bir de kadınlar, şık, sofistike, kapalı, kapasız, makyajı aşırı kaçırmış, hiç makyaj yapmamış kadınlar... Ve ben... Ve arkamda genç bir kadın ve bizim ofiste çalışan tasarımcı kadın. Sanırsın reklam artisti. Bir havalar, bir artistlikler, "Günaydın tatlım" diyor bana, en sevmediğim yapay gülümsemeyle. "Günaydın" diyor, asansörün yeniden açılan kapısından içeri adımımı atıyorum. Hemen ardımda pembe tesettürlü genç bir kadın da adımını atıyor. Sen misin içeri giren! "Hey sen!!!" diyen bir gümbürtü, ama nasıl! Meğer bizim tasarımcının sesi epey cırtlakmış. İçeride ben, yaşlı bir amca ve bu iki kadın var. Hitabet sanatının en güçlü ve en fenasının olduğu yerdeyim tam da o an. Pembe tesettürlü kadının kolundan tutuyor, tasarımcı. "Sıranı beklesene, ne oluyor! Dalıp giriyorsun!" Heybetli sesi, bir yetmiş beşlik boyuyla kapışıyor. Tesettürlü kız, ondan kısa, sesi de cılız. "Ne fark eder?" diyebiliyor, korkmuş gözlerle. "Ne fark eder ne demek! Sen kendini ne sanıyorsun da benden önce giriyorsun içeri. Herkes sırasını beklesin." Beyaz yakalının en beyaz yakalısı tam da o an. Kibir, paçalarından damlıyor, benim de alnımdan terler... Bitsin artık bu asansör dalaşı, bu çile! Kız, yaşlı amca ve benim yanımda azarlandığı için daha da üzülmüş, korkmuş ama en çok da utanmış, "Neden böyle yapıyorsunuz ki şimdi?" Haklı, çünkü asansörde yer var. Yani 'Bayan Tasarımcı'dan önce ya da sonra da binse o asansöre, asansörde yer var. Sırf 'öylesine, canı istiyor diye yapılmış bir tepki'den başka bir değil bu! Sırf şımarıklık, kendini bi bok zannetme, sırf üstünlük, o kızı küçük görme! Ve hem bu ne had! Sen kimsin de bunu yapıyorsun? Tasarımcı hanımı o an duvardan duvara vurmak istesem de yapamıyorum, zihnimde görüntüler dönüyor sadece. 

Neyse ki dördüncü kata nihayet geliyorum, kendimi zor atıyorum asansörden. Dudağımın ucuna kadar gelen kelimelerin, dudağımın ucunda kalması iyice sinirlerimi bozmuş, güne bir sıfır mağlup başlıyorum. Çünkü sonrası zaten malum. Bilgisayar başında sürekli yaz babam yaz, yine sıkıcı bir ofis günü daha! Tek tesellim neyse ki cuma!

Çay almak için yukarı çıkıyorum. Altıncı kat, işte o beyaz yakalının mekanı. Ne şanssızlık ve ne tesadüf ki yine onunla karşılaşıyorum. Kibir elbisesi hala üzerinde, yok zaten çıkmaz o elbise, "Nasıl hakladım ama kızı! Bu ne terbiyesizlik canım! Bu ne cüret!" diyerek yüzümde ona hak vermemin manasını arıyor. "Çok fazla gittiniz üzerine. Çok fazlaydı" diyorum, bir çırpıda. Daha fazla cümle kurmanın zaman kaybı olduğuna inanıyorum çünkü. Biraz önce asansörde müdahale edememiş olmanın rahatsızlığı hala üzerimde ve evet en azından bunları söylemeliyim ama  o kadar. Verdiğim tepkiyi hiç beklemeyen, çünkü beni de kendi gibi aynı sınıfsal değerler içine koyan kadın, hızla uzaklaşıyor yanımdan. Çiçekli elbisesindeki çiçeklerin hepsi yere dökülüyor o an. Gözümde sönüyor, soluyor, sıfırlaşıyor. Daha dün gülücükler saçarken tatlı biri olduğunu düşünüyordum, yanıldığımı anlıyorum.

Tek bir an bazen 'insan' olup olmadığımızı anlatıyor. İşte o an tam da o an.

Beni teselli edecek tek bir şey var o an: Neyse ki bugün cuma!