EDEBIYAT

"ayar, saniyenin peşinden koşmaktır."

kaotikordek
Yazar
kaotikordek
"ayar, saniyenin peşinden koşmaktır."

Sıkı bir kitap okuyucusunun ciddi çözümsüzlükleri vardır. Çünkü kitaplar birer eşya olmaktan çıkmış hayatının bir parçası haline gelmiştir. Her kitap bittiğinde yeni bir seçimle karşı karşıya kalır okuyucu. Üstelik hayati bir seçimdir aslında yapması gereken. Okuyucu hayatını değiştirecek, dünyaya bakış açısını yeniden şekillendirecek, hayata dair bütün ezberini bozacak kitabın peşindedir her zaman. Oysa bu hep tekrarlanan bir süreç olacaktır, okuyucunun okuduğu kitaplara nazaran çok kısa sürecek ömründe.

Bu anlamda da her yeni kitaba başlarken yapılacak seçim hayatidir. Peşinde olduğu o kitap(lar) ne zaman, kim tarafından yazılmıştır, nerede nasıl karşısına çıkacaktır asla tahmin edilemez bir muammadır. “Bugün ölürsem en çok üzüleceğim şey daha okumam gereken binlerce kitap olduğu gerçeğidir.”

İnsan ömrünün ortalama altmışlı yaşlarla sınırlı olduğunu düşünürsek (bu ülkede çocukları öldürüyorlar en çok) kırklı yaşlarına gelmiş bir okuyucu çok ciddi bir kaygı taşımaya başlar. Okunacak binlerce kitap vardır daha ve okuyamadan ölecektir.

Bu kısa bahisten sonra asıl konuya gelmeliyim.

"ayar, saniyenin peşinden koşmaktır."

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Yazarın bu eseri ilk olarak 1954 yılında Yeni İstanbul dergisinde tefrika edilmiştir. 1961 yılında tek cilt olarak basılmıştır. Yani bu kitap bundan tam tamına 63 yıl önce yazılmıştır. Ben doğmadan 19 yıl önce. 1980 darbesinden 26 yıl önce. Süleyman Demirel’in 7. Kez Başbakan oluşundan 37 yıl önce. Mevcut iktidarın göreve gelişinden 48 yıl önce. Gezi Direnişi’nin başlamasından 59 yıl önce. (ve Ali İsmail Korkmaz’ın, Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Abdocan Cömert’in, Ahmet Atakan’ın, Medeni Yıldırım’ın, Hasan Ferit Gedik’in, Zeynep Eryaşar’ın, İrfan Tuna’nın, Selim Önder’in, Mustafa Sarı’nın ve adını hatırlayamadığın diğer bir çok canın katledilişinden) Mevcut Cumhurbaşkanının seçilmesinden 60 yıl önce. Bir kitap yazısına başlarken neden bu kadar tarih verir ki insan? (bu sonraki mevzubahis). Bahsettiğimiz kitap bir hayli yıl önce yazıldığı içinde; bu kitap hakkında binlerce yazı yazılmıştır muhakkak. Ama yine de beni bu yazıyı yazmaya iten bir yönü vardı kitabın. Kitap oldukça popüler, ünü yazarının ismi ile yarışan bir kitap. Böyle olunca okuması kıt ülkemde diğerlerine oranla daha çok okunduğu düşünülecektir. Ancak ben böyle düşünmüyorum (ki bu beni bağlar sadece) Bu açıdan Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı (okunma sayısından çok kahve fincanı ile fotoğrafı olan yegane kitaptır sanıyorum) ile bir kader birliği de vardır bu kitabın. Herkes ismini bilir ancak okuyanı çokta fazla değildir. (dediğim gibi beni bağlar, panik yapmayınız.) Okuyanların önemli bir kısmı da yahu bu kadar adı geçiyor ne yazıyor ki bunda diye okur ve önemli bir kısmı yarım bırakır. (günümüz okuma alışkanlıkları hepimizce malum. Deniz Seki’nin, Gülben Ergen’in kitap yazıp çok satanların birinci sırasına yerleştiği bir ortamda, birbirimizi kandırmayalım şimdi) Benim içinde durum biraz böyle (yanlış anlaşılmasın henüz bahsi geçen çok satan kitapları almış değilim, almayı da düşünmüyorum kafama saksı falan düşmezse. Buradan da anlaşılacağı gibi yazının başında bahsettiğim okunacak binlerce kitaptan kastım okunmayacak kitapların haricinde kalanlar) (Kendime Not: bu cümleyi bende pek anlamadım ama ben ne dediğimi biliyorum) Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilki Beş Şehir olmak üzere (ilkokulda okumuştum) Yaz Yağmuru, Mahur Beste, Edebiyat Üzerine Makaleler ve Huzur kitaplarını yıllar içerisinde okumuştum. (ilk paragrafa ek: okuyucu ne kadar beğenirse beğensin bir yazarın tüm eserlerini okuyamamıştır çoğu zaman. Elbette aradığı o kitabı bulduğu zaman yani nadiren bir yazara ait tüm eserleri defalarca okumuşluğu da olabilir) Saatleri Ayarlama Enstitüsü’de hep adını bildiğim, ancak hiç okumaya fırsat bulamadığım bir kitaptı. En son Huzur’u okuduğumda daha önce dikkat etmediğim zamansız tespitler olduğunu fark etmiştim romanda (zamansız: zamandan bağımsız, her zaman geçerli) Dediğim gibi size Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü anlatacak, yorumlayacak, eleştirecek ya da övecek değilim. Bu işin ustası onlarca kalem ve hasbelkader söz etme cesaretini bulmuş binlerce insan bu konuda defaten yazmışlar. (merak buyurursanız onları okuyun) Ben çok geç kaldığım bu kitap için farklı bir şey tavsiye edeceğim, nacizane. Kitabın içinde onlarca karakter ve unsur var önemli sayılabilecek. Üstelik büyük bir ustalıkla anlatılmış hepsi de. Şimdi siz bu kitabı daha önce okumuş olsanız bile, yeniden edinin veya kütüphanenizin derinlerinden (muhtemelen o köşelerden birindedir) çıkarın yeniden. Ve kitaptaki her karakterin, her unsurun (Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Mübarek, Şeyh Ahmet Zamani, İşe yaramaz insanlara verilen makam mevki ve roller, harcanmak için işe alınan kişiler, aile ilişkileri ve tabi ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü) günümüz yaşantısında ülkemizde tekabül ettiği kişi ve kurumları hayalinizde canlandırarak yeniden okuyun lütfen. O hissin beni bu altmış yıllık gecikmeye (erken doğsaymışım da kitaba yetişseymişim buda doğanın suçu bence) rağmen bu kitaba sürüklemesi çok manidar. Kitabı bitirdikten sonra ilk sayfasına düştüğüm not aynen şöyle: Bu kitapta ki her karakterin, her kurumun, her unsurun, her eylemin, her yalanın günümüz Türkiye’sinde birebir karşılığı var. İyi okumalar.

Güneşle kalın.