POLITIKA

“BAŞKANLIK SİSTEMİ” DEĞİL TARTIŞMALARI ÜZERİNE PAZAR, PAZAR 15.02.2015

Yazar

PAZAR, PAZAR

15.02.2015

“BAŞKANLIK SİSTEMİ” DEĞİL TARTIŞMALARI ÜZERİNE

Niyetim başkanlık sistemi, yarı başkanlık sistemi ya da parlementer sistem üzerine bir şeyler söylemek değil. Başkanlık sistemi ile ilgili olarak ABD deneyimi ve bu sistemin Türkiye’ye uygulanabilirliği konusu akademik çevrelerde çok da az tartışılmadı. Gazi Üniversitesi’nde 1996’da yapılmış A.B.D Başkanlık Rejimi Modeli Açısından Türkiye Gerçeği; Dokuz Eylül Üniversitesi’inde 2004 yılında kabul edilmiş Türkiye'de Parlamenter Sisteme Yöneltilen Eleştiriler Işığında Başkanlık Sistemi Senaryolarının Değerlendirilmesi ve Akdeniz Üniversitesi’nde 2008 yılında yapılmış Başkanlık Sisteminin Türkiye Açısından Değerlendirilmesi başlıklı tezler sadece ve sadece benim arşivimde duranlar. 2014 yılında Kocaeli Üniversitesi’nde de bu minvalde bir yüksek lisans tezi bitirildiğini biliyorum; göz atma şansım olmadı.

Her iki sistemin de savunulacak, eleştirilecek yanları olduğu aşikar; zaten öyle olmasaydı, yani parlamenter ya da başkanlık sistemlerinden herhangi biri, diğerine göre tartışmasız daha iyi ya da kötü olsaydı bu konunun gündeme gelmesine bile gerek kalmaz; her ülke o sistemi kabul eder ve sorun da bu yolla çözülmüş olurdu. Bu konuda yazılmış tezler, kitaplar ve makaleler de tüm bu alternatifler dile getirildi; Hangi sistemin Türkiye siyasal hayatına uygun olduğu tartışıldı; tartışılmaya da devam ediyor; edilmeli de.

Yazının konusu bu değil. Aksine, 7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimleri’ni “Türk Usulü” Başkanlık sistemine giden yoldaki virajlardan birisi olarak gören AKP ve çevresi ile başkanlık sistemini Erdoğan’ın padişahlık özlemi olarak eleştiren muhaliflerdir yazının konusu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için 7 Haziran seçimlerinin herhangi bir milletvekili genel seçimi olmanın çok ötesine geçtiğini söyleyebilmek için kâhin olmaya gerek yok: Erdoğan için seçim sonuçları, Anayasa değişikliği yapabilmek için gerekli sayıda milletvekili kazanıp kazanamamaktan fazla bir anlam ifade etmiyor. Bir başka ifadeyle, Cumhurbaşkanı için partisinin başarısının tek kriteri, 1982 Anayasası’nı sorunsuz değiştirebileceği bir çoğunluğa sahip olup olmamakta kilitli. Söylediklerim bir “yorum” değil; olsa olsa “malûmun ilâmı”dır. Nitekim Cumhurbaşkanı 6 Şubat’ta Bursa’da çeşitli tesislerin açılış ile ilgili olarak tertip edilen törende, Orhan Gazi Meydanı’nda yaptığı konuşmada “Yeni anayasa istiyorsak 400 milletvekilini vermek lazım, bunlarla böyle uğraşmaya gerek yok. Başkanlık sistemini istiyorsak 400 milletvekilini vermek lazım ki bu gerçekleşsin. İktidarda olan bir parti bunu gerçekleştirsin.” diyerek seçimlerle ilgili beklentisini açıkça ortaya koydu.

Cumhurbaşkanı’nın gönlünde bir “Türk usulü” başkanlık sistemi yatıyor. “Başkanlık sistemi”ne eklenen “Türk usulü” ibaresi de altını çizmeye yetiyor ki, Cumhurbaşkanı dünyada uygulanagelen, bilindik başkanlık sistemlerinden başka bir başkanlık sistemi peşinde. ABD’de uygulandığı şekliyle, başkanın her açıdan parlamentolar ve federal yönetimler tarafından sınırlandırıldığı bir başkanlık sisteminin Tayyip Erdoğan’a yetmeyeceğini tahmin etmek için de âlim olmaya gerek yok.

Muhalefet, Tayyip Erdoğan’ı “padişahlık özlemi” içerisinde olmakla eleştiriyor. MHP’nin sesi Ortadoğu gazetesinden Orhan Karataş köşe yazısının başlığını bile “Başkanlık mı Padişahlık mı?” şeklinde atmış. Cumhuriyet gazetesi ise 2014 Nisan’ında TESAV başkanı Erol Tuncer ve Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ile 2015 seçimleri üzerine yaptığı bir röportajı “Seçilmiş Padişah” başlığı ile haberleştirmiş.

Aralık 2000’deki cezaevi katliamlarını “Hayata Dönüş Operasyonları” adıyla Türkiye’ye yutturmaya çalışmasıyla ünlü bir mütekait bakanın, başkanlık sistemi tartışmalarını padişahlık arayışı sanması sanırım ilgi çekici değil.

Tayyip Erdoğan’ın “güç” arayışı “güçsüz”lüğünün sebep olduğu tedirginliğindendir; aldığı nefes yetmeyen akciğer hastasının daha fazla soluma ihtiyaç hissetmesi gibi. Sistemin en tepesinde olmasına rağmen –Fatih’ten sonra- Divan’a bizzat katılmayan, “Halife” ve “Zillullah” olmasına rağmen “fetva” vermeyen Padişah ise Naima’nın da belirttiği gibi “nefs-i nâtıka”dır. İbn-i Sina’ya göre nefs-i nâtıka, “Herhangi bir vasıta ve sebebe muhtaç olmaksızın kendi mevcudiyetinin farkında” olandır. “…hiçbir zaman ve hiçbir durumda kendi varlığı mevzuunda şüphe yaşamaz…vecd-i istiğrak [coşkuya dalma] durumlarında bile hep kendi varlığının şuurundadır. Hatta o, gözlerinin hiçbir şey görmediği, kulaklarının hiçbir şey işitmediği, hiçbir nesne ile temasının bulunmadığı, tecerrüd edip mutlak bir boşlukta kaldığı hâllerde dahi yine kendinin farkındadır ve ne olduğunu müdriktir.” Özetle “daha fazla” güce ihtiyacı yoktur; zaten “güç”ün sahibir.

Toparlamak gerekirse, Cumhurbaşkanı’nın başkan olmak, siyaset biliminde tartışıldığı ve farklı ülkelerde uygulandığı şekliyle bir başkanlık sistemini tartışmaya açmak gibi bir derdi de yok. Çünkü sorunu siyasal karar alma mekanizmalarının nasıl olması gerektiği ile ilgili bir tartışma değil. Sorunu, Cumhurbaşkanı seçilmesi ile azalan ve azaldığını hissettikçe de kendisini tehlikede hissettiği siyasi gücünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı’nın bu çabasının “padişah olmak” ile de yakından uzaktan ilgisi yok. Özetle, Ne Kanunî gibi bir padişah olmak ne de Obama gibi bir başkan olmak derdinde; mevcut sistem içerisinde tıpkı başbakan olduğu zaman yaptığı gibi, TBMM’ye hükmebileceği ama bu ara da Cumhurbaşkanlığı masuniyetine sahip olabileceği bir “Cumhurbaşbakanı” olma niyetinde. Eğer Tayyip Erdoğan’ın bu çabasının tarihte bir muâdilini arıyorsanız eğer, 1933 Mart’ından sonra Hitler’in çıkarttığı “Halkta ve İmparatorlukta Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Yasa”ya ve ardından gelen Drittes Reich dönemine odaklanmanızı tavsiye ederim. Belki bir şeyler çıkar…

Mete K. KAYNAR