POLITIKA

SİLAHLI MÜCADELEDEN VAZGEÇEİLİR (Mİ?) PAZAR, PAZAR 01.03.2015 )

Mete Kaynar
Yazar
Mete Kaynar

PAZAR, PAZAR

01.03.2015

SİLAHLI MÜCADELEDEN VAZGEÇEİLİR (Mİ?)

Dün Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde HDP ve hükümet/devlet yetkilileri tarafından yapılan ortak açıklama, hiç ama hiç tartışmaya gerek yok ki siyasî tarihimizdeki dönüm noktalarından biri olacak. Toplantının ardından yapılan basın toplantısında, sözcülüğü üstlenen Sırrı Süreyya Önder’in “…bu davet silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasetin almasına yönelik tarihi bir niyet beyanıdır.” Şeklindeki sözleri de bu meyanda yer alır. Basın toplantısında “Hem gerçek bir demokrasinin hem de büyük barışımızın omurgasını teşkil edecek olan olgusal başlıklarımız şunlardır.” denilerek 10 maddelik bir “yol haritası”, bir “rehber” de sunuldu. Önder’in 10 maddesinin Öcalan’ınkilerden tevarüs olduğu açık; zaten bunda da bir beis yok.

Bu yol haritasındaki temel vurgular, en genel şekilde, çoğulcu demokratik siyaset, silahlı mücadelenin durdurulması, kimlik ve 10 maddede özetlenen tüm sorunlara dair nihai bir çözüm üretilebilmesi için gerekli yasal ve anayasal garantiler başlığında özetlenebilir. Hükümet adına konuşan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Önder’den daha temkinli ama umutkâr kelimeler seçmeye özen gösterdi. Açıklamalarında, silahlı eylemsizlik beyanını önemsediklerini, silahların devre dışı kalmasının demokratik gelişmeye hız katacağını belirtirken, tartışma/müzakere sürecinin devam etmesinin öneminden ve bunun kısa sürede bitmesini beklenemeyeceğinden bahsetti.

****

Kendi açımdan, gerek devlet/hükümet yetkililerinin gerekse HDP ve İmralı’nın açıklamalarının “sevindirici” olduğunu, ancak “tatminkâr” olmadığını belirtmem gerekiyor. Açıklamaları neden sevindirici bulduğumu açıklamam kolay. Örgütün silahlı mücadeleden, devletin de operasyonlardan vazgeçmesi, insanların ölmemesi, sorunların demokratik zeminde tartışılmasının önünün açılması ve bu amaçla gerekli yasal/anayasal düzenlemelerin yapılmasının istenmesi, müzakere sürecinin bizzat kendisinin önemsenmesi sevinmem, mutlu olmam için yeter de artar bile. Ancak açıklamalardan tatmin olamamamı, hâlâ tedirgin olmamı, geleceğe yönelik endişelerimi açıklamam, hiç de neden sevindiğimi açıklamam kadar kolay ve bir cümle ile ifade edebileceğim şeyler değil. Endişelerimi ana hatlarıyla sıralamadan evvel, belki de ilk başta, durduğum noktayı, koordinatlarımı netleştirmem gerekiyor. Böylece kendimi yanlış ifade etme, yanlış anlaşılabilme riskimi biraz olsun hafifletmiş olabilirim.

***

Silahların susması, demokratik müzakere ve çözüm sürecinin öne çıkması sürecinde AKP Hükümeti’nin ve/ya “Cumhur Başbakanı”nın olumlu bir rol oynayacak olmaları beni rahatsız etmez. Müzmin bir AKP/Erdoğan düşmanı olduğumu söyleyemem. İleride, sürecin “kazasız belasız” ilerlemesi ve çoğulcu demokrasinin hukukî bir zemine kavuşmasında AKP’li kadroların başarılarını “övecek” bir yazı yazmak benim için ne “ricat” ne “yalakalık”tır; hiçbir partiye mensubiyetim, göbek bağım yok.

Benzer şekilde, böylesi bir süreçte Öcalan’ın, HDP ve/ya PKK yetkililerinin inisiyatif alacakları bir başarının altını çizmek de benim için önemli bir şey değil; muhtemel “bölücü”, “vatan haini”, “terörist” destekçisi, yardakçısı eleştirilerine “katılırım”; ama sadece “gülmekten katılırım” o kadar.

Bunları niçin yazma ihtiyacı duyduğumu da belirtmek zorundayım galiba! Dün Dolmabahçe’de gerçekleştirilen toplantı ve toplantı sonrasında çizilen manzara karşısında siyasîlerin ve onların “medyatör”lerinin alacakları genel tavırları şimdiden görür gibiyim. Televizyon karşısındaki yerlerinizi alıp, çaylarınızı doldurunuz; AKP’yi “vatanı satmakla suçlayanlarla”, “Türkiye’de terörü bitiren büyük lider, büyük kadro” koroları arasındaki pipon maçlarına saatler kaldı. “Devleti dize getiren Serok Apo” yazarları ile “Batı’nın maşası bebek katili Apo” kadroları arasındaki maçlar ise çok yakında!!!

Yukarıdaki girişi bu maçların hiçbirinde taraftar ya da oyuncu olarak yer alma niyetinde olmadığım için yazdım.

***

İstanbul’da Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde gerçekleştirilen toplantı sonrasında yapılan açıklamaları yeterli bulmama, tatmin olmama, endişe duyma… sebeplerimi ana başlıklar halinde şöyle özetleyebilirim:

1- Demokratikleşme konusunda sadece AKP kadrolarına değil, genel anlamda devlet zihniyeti (hikmet-i hükümet, raison d’etat) ve Türkiye’de sağ zihniyete güvenmiyorum; endişeliyim. 1946-50 arasında CHP’nin sistem (siyasal yapı, basın, Meclis…) üzerindeki tüm baskılarına muhalefet ederken, 1954’ten sonra bir nevi ikinci Tek Parti hüviyetine bürünen DP’nin; DP’yi hedef alan 27 Mayıs Darbesi’ne karşı “adalet” söylemiyle siyaset sahnesine çıkmasına karşın, 1970’lerin sonlarında (1961 Anayasası’nı kastederek) “Bu anayasa bize bol geldi.” diyerek özgürlüklere karşı tavır alan ve 1972’de TBMM’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarına onay veren “Adalet” Partisi’nin; “liberalizm” diye yola çıkıp, liberalizmi 24 Ocak kararlarını Türkiye’de uygulamaktan fazla bir şey zannetmeyen ve 12 Eylül darbesinin sivil uzantısı olan ANAP’ın devamı olan AKP’ye güvenmek için de oldukça tedirginim.

2- Silahlı mücadeleden siyasal müzakereye geçilmesi ve bunun yasal/anayasal gereklerinin garantiye alınacak olmasının, müteakip seçimlerde AKP’ye “oy” olarak yansıyacak olması, beni rahatsız etmiyor; ancak, silah bırakmanın bir seçim vaadi olarak görülmesi ve orada tıkanıp kalınması riski beni tedirgin ediyor.

3- En ufak bir demokratik talebi, “bölücülük”, “terör”, “vatan hainliği”, “çapulculuk” vb. söylemlerle şiddetle bastırma ve bu yaptığını övüne övüne savunma refleksine sahip AKP kadrolarının, silah bıkılması sonrasında ortaya çıkacak demokratik talepleri nasıl karşılayacağı; bu talepleri hangi olgunlukla müzakere edeceği konusunda tedirginim.

Tedirginlik ve endişelerim sadece AKP tarafı ile ilgili kalsa iyi; genel anlamda Kürt siyaseti ile ilgili tedirginlik ve endişelerim var.

1- Geçmişten günümüze doğru baktığımda, siyasal alternatif/söylem/program… üretme konusunda Kürt siyasî hareketinin ve bugün onun örgütlü yapısı olan HDP’nin de çok başarılı olabildiği ve olabileceği konusunda emin değilim. Bireysel katılımlar (Sırrı Süreyya Önder’i burada hariç tutmak gerekiyor) dışında genel anlamda Kürt siyasî hareketinin Gezi Direnişi konusundaki tavrı, “nekes”liği endişelerimi desteklemeye yeter diye düşünüyorum. Benzer şekilde 17 Mayıs 2005 tarihinde kabul edilen KCK Sözleşmesi’nin en basitinden 5., 7/b., 14/1., 36. ve 39/f. Maddelerine göz atmak bile Kürt siyasî hareketinin demokratikleşme perspektifindeki sorunları göstermesi açısından önemlidir. Bu çerçevede sadece, Cumhuriyet tarihi boyunca mevcut sorunu “tedip” ve “tenkil” ile çözmeye teşne devlet (zihniyeti) ve 1950’den bu yana bu devlet aklının somut tezahürü olan sağ zihniyete değil, Kürt siyasî hareketine de endişe ile bakıyorum.

2- Aslında henüz bir “silah bırakılması” kararından çok TC sınırları içerisinde bir “eylemsizlik” açıklaması, hatta bir “temennisi” olduğunu unutmamak gerekiyor. Kürt siyasî hareketi, devlet neznindeki “var”lığının ve “dikkate alınırlığı”nın mütemmim cüzü “silah”tan “ilânihâye” vazgeçme kararlığını gösterebilecek mi? Bu konuda da ciddi olarak endişeliyim.

Endişelerim, tedirginliklerim. “Bu işi bu adamlar yapamaz!” çıkışı değildir. Nitekim, sadece Dolmabahçe toplantısı ve ardından gelen açıklamaların bile şimdiden siyasî tarihimize geçtiğini rahatlıkla söylemek mümkündür.

Endişelerimin sadece birer “vehim”den ibaret kalması, tedirginlerimin “hayra tevil” olması ve “tükürdüğümü yalamak” hususundaki samimi dileklerimle…

Mete K. Kaynar