FOTOĞRAF

en güzel hikayem, keşkesi en büyük yaşanmışlığım.

Mickkagger
Автор
Mickkagger
 en güzel hikayem, keşkesi en büyük yaşanmışlığım.

Bu satırları, onunla son yedi ayımın en güzel, en büyülü, en huzurlu anlarını yaşadığım yatağımda, sağ yanımı o varmış gibi boş bırakarak, köşeme kıvrılıp, ne hissedeceğimi, pişmanlık mı, rahatlama mı yoksa sonsuz bir hüzün mü, bilemeden aklıma gelen, vicdanımı sızlatan bütün geçmişiyle beraber yazıyorum yitip giden, yine karavana olduğum bir ayrılığın akşamında.


Gelecekte ki mutlak ayrılık anımızın en son kırılma noktası, ev arkadaşımın "moruk sikerim böyle hayatı seneye bu zamanlar evlenmiş olacağım" diyerek dört ay önce tanıştığı kız arkadaşına, muhteşem bir yatta, bildiğin çıtayı Everest'e çıkaracak cinsten bir evlilik teklifi yaptığının gecesinde, onunla beni bu kutlamaya çağırması olmuştu,
O gece Eskici'de eğlenirken, yengenin pırlanta yüzüğünü bütün gece onun gözüne soka soka yaptığı şakaları, dansları ve her cümlesinde, umudunun kalan bir kaç damlasını da yitirdiğini farketsem de elimden birşey gelmiyordu...
Bana yedi aydır bir resmimizi bile bir yere koymasına izin vermediğimi, onunla gezip eğlenip sevişmekten başka birşey yapmadığımı, bir an olsun geleceğe dair minicik bile olsa umut vermediğimi haykırıyordu göz yaşları içinde, " neyim eksik, neyim!" diye. Bütün gece bekletip büyüttüğü gamını kederini, bütün şiddeti ile boşaltıyordu ruhumun en acınası derinliklerine...
O gece what's up'a resmimizi koymuştum bu dayanılmaz gece bir nebze olsun yatışsın diye. Sonrasında tek kelime bile etmemiş, sırtı dönük sessizce uykuya dalmıştı...
Bundan tam sekiz ay yedi gün önceydi,
Kadıköy de, bir ders çıkışı İstiklal kafede arkadaşımla çay içerken çapraz masamda fark ettim onu.
Üzerinde siyah şişme tip bir mont, içinde sonradan öğrendiğim çalıştığı mağazanın mavi gömleği ve siyah pantolonu vardı, yeni aldığı beyaz ayakkabıları incecik topuklarına vurmuş kıpkırmızı etmişti. Kısacık, İstanbul tipi iş kadını saçları uzun beyaz boynunu açıkta bırakıyor, kömür karası gözleri o keman kaşlarınının sundurmasında, sanki bakanı içine hapsedebilecek dünyanın en büyülü tapınağıymış gibi esrarlı buğusuyla beni adeta içine çekiyordu. Elleri... sadece izlerken bile hissedebildiğim o yumuşak, o narin, o zarif elleri, konuşurken adeta bir orkestra şefi gibi inip kalkıyor, esip gürlüyor, çapraz masasında hiç farkında bile olmadığı hayranının onu ayakta alkışlamak istediğininin farkında olmadan, kusursuzluk adlı baş yapıtı, en doğal, en büyülü hâliyle icra ediyordu...
Ondan alamıyordum gözlerimi, fakat bulunduğum mekan öyle kalkıp yanına gidilecek ya da bir atak yapılacak şartlara da sahip değildi.
Hem benim klasmanımdan çok uzaklarda bir güzellikti onda ki, zaten atağa kalksam da en fazla alacağım hayır cevabı ya da ona bile tenezzül etmeden onur kırıcı bir sessizlik olacaktı...
Neyse ki asrın çöp çatanı teknoloji onu kısa zamanda bir check-in' de bulmama yardım etmişti. Yalnızdı o da benim gibi, ya da en azından o da benim gibi hayatında biri olduğunda internetten cümle aleme ifşa etmiyordu özelini.
Kim olduğunu biliyordum artık.
...
Duyduğum en gizemli, söylerken ağızda güzel bir tat bırakan, en kadifemsi, en çekici isimdi. Bir şarkıymışcasına tekrar ederken içimden, defalarca kez kendi kendime, sanki bilmediğim bir enstrümanın derinlerden, en derinlerden tınlamalarını duyuyor gibi oluyordum .
En azından ara ara onu takip eder, resimlerine bakar, bu denli içimi bilmediğim güzellikle dolduran eşsiz parçayı uzaktan sessizce izlerim diyordum.
Öyle de oldu netekim bir kaç hafta aklıma her estikçe ismini barındıran her hesapta baktım durdum resimlerine, ne ekleme istediği gönderdim ne de mesaj attım, sosyal medyada benim gibi sorular soran, kendi çapında derin mevzular açan, uzun cümleler yazıp, daha çok dinlemek için can atan, sıkıcı adamlardan hiç hoşlanmaz kadınlar, gerçek hayatta bunun tam tersini istemelerine rağmen...
Zaman akıp giderken bir gece eski bir kız arkadaşım evine davet etti, benden de eski bir arkadaşıyla içiyormuş, sazan gibi atladım tabi evde sıkıntıdan patladığım için, çıktığım gibi dış kapıdan ilk gördüğüm taksiye atlayıp gittim.
Kübra kapıyı açtığında hafif çakır olmuş, arkadaşı da onunla aynı kafaya erişmiş haldeydi.
Duman altı olmuş odada, yarım kalmış mezeler, arka planda Zeki Müren ve iki güzel kadın...
Kısa zamanda promilim, dumanın ve rakının etkisiyle, hoş sohbetin verdiği tatla arttıkça arttı,
"Kızlar" dedim " böyle bir Ahu ceylan gördüm, adını sanını biliyorum, ama bu şekilde bu kıza yazmamın hiç bir anlamı olmadığını da biliyorum, bir daha görür müyüm o da meçhul, görsem konuşabilir miyim o da muamma...Bilseniz bilseniz siz bilirsiniz bunun çaresini " dedim.
Hakkaten biliyormuş zilliler, kasma o kadar bebeğim yea dediler, şunu yaz bunu yaz diye akıl verdiler. Bense hiç riske girmeyip telefonu onlara verdim, sabaha kadar olsun bu iş dedim.
Onların da hoşuna gitmiş, eskileri karıştırmaktan epey canları sıkılmış olacak ki başladılar benim dünyalar güzeli ütopyamla konuşmaya.
Ben ince ince rakımı içip kızlardan o an ona yazmayanla muhabbet ederken diğeri ilmek ilmek işledi Hermine. Arada baktım muhabbetlere, kısa kısa cümleler, bol bol hahahaha, ahahahaha, şeklinde kahkahalar, bin türlü emojiler,
Lan dedim demek ben hakkaten cidden kasıyormuşum aslında ne kadar normal, eğlenceli, kısa ve net olursan o kadar kolaymış insanlarla iletişime geçmek.
Ayı gibi edebiyat kasmaya, kızın yedi göbek şeceresini muhabbet açabilmek için sormaya gerek yokmuş!
Neyse o gece o konuda ayrı bir milat oldu bana.
Sabaha doğru " güzel muhabbetim" için teşekkür edip tekrar görüşmek üzere dileğiyle uyumuş, ben kızlarla dibini sıyırdıktan sonra her şeyin, koltuğun kenarına kıvrılmış kalmıştım.
Uyandığımda ilk işim bütün gece dönen o muhabbeti kelimesi kelimesine ezberlemek ve bundan sonra köprüyü geçene kadar, bir çuval inciri bok etmemek adına aynı kızlar gibi yazmaya çalışmaktı.
Çok zorlandım, inanın kişilik bölünmesi yaşadım, ama yazdım bir hafta boyunca tıpkı onlar gibi. Ama bir şeyleri hala eksik yapıyor olacağım ki bir türlü buluşmaya dönmüyordu muhabbet...
En sonunda bir cumartesi öğleden sonra hazırlanıp çıktım evden ve çalıştığı mağazaya doğru yürümeye başladım emin adımlarla Kadıköy sokaklarında. Bahariyeye yaklaşan her adımda kalbim daha hızlı çarpıyor, bacaklarım titriyordu. Böyle çok heyecanlandığım anda sağ gözüm seyirmeye başlar hemen. Aman olmasın diye aptal aptal şeyler aklıma getirmeye çalışıp duruyordum yol boyunca.
Nihayetinde yol bitti ve girdim mağazaya, kasada çalıştığını biliyordum ama tek sorun mağazanın kadın kıyafetleri satmasıydı. Zaten habersiz gitmişim birde kızın iş yerinde çalışırken patavatsızlık yaparsam tam rezil olurdum.
Bu karmaşa içinde salak salak reyonlar arasında gezerken, başımı kaldırdığımda onu gördüm.
O kocaman kapkara gözleri beni gördüğünde şaşkınlıktan iki kat daha büyümüş kısa bir anlığına donmuş kalmıştı. Ama sonra hemen toparladı, kısmet çaya çıkacağı vakte denk gelmişim, sen çık bende geliyorum dedi.
İnerken merdivenlerden arkamdan bu çocuk mu, hmm, seslerini duyuyordum arkadaşlarından.
O kısacık zaman da bakışları bana bambaşka bir güven ve rahatlık vermişti.
Onu şaşırtmıştım ve bu aşk oyununda öne geçmiştim.
Tiyatronun önünde ki çay ocağına gittik. O yirmi dakikalık bol bakışmalı, az konuşmalı, kısacık zaman diliminde içim içime sığmıyor, hala böylesi eşsiz bir güzelliğin bana nasıl böyle sevecen baktığına hayret ediyordum.
Uzatmayayım, bana hayatımın en güzel, en anlamlı, en vefalı, en kalender insanını tanımak şansı, öyle orada burada değil kalbimin ta en derinlerde denk geldi.
Son haftalara kadar her an, kömür karası gözlerine baktığımda, çocuksu masumiyeti, anne şevkatini, sonsuz sadakati görüyordum.
Her güzel şey gibi, hayatımda ki bu hikâye de benim sonsuz mutsuzluk ve yalnızlık bataklığıma yenik düştü. Tırnağını bile hak etmediğim bir insan daha bunun farkına varıp sessizce uzaklaştı kıyımdan ve kayboldu yavaşça, başka bir limanda huzur sadakat ve aşk bulabilmek için.
Umarım, her zerresine kadar hak ettiğin o duyguyu ayaklarına serer, sözleri ile değil kalbiyle okşar ruhunu, dünyanın en güzel seven adamı her kimse, umarım senin güzel ruhunda, tatlı sakin suyunda, binbir güzelliklerle bezeli koyunda bulur sonsuz mutluluğu...
Elveda dünyalar güzeli, elveda.

 en güzel hikayem, keşkesi en büyük yaşanmışlığım.