EDEBIYAT

Cemal Süreya'dan İbrahim Tatlıses portresi: Allah Allah

Author

Sahneden geçenlerin, tarihte kalanların meselesi hiç bitmez. Kuşaktan kuşağa yayılır, anlatılır. Cemal Süreya ise kişiler üzerinden silinmez kısa bir Türkiye tarihi icat etmiştir. İcat etmiş diyorum, çünkü Süreya'nın baktığı kişileri herkes aynı gözle göremezdi. Bu yüzden biraz kişilik mucididir Cemal Süreya. İyi bir denemeden portre çıkarmanın, iyi bir portreden deneme yazabilmenin bir ürünüdür Süreya'nın bu yazdıkları. Bir kişilik yaratma dürbüncüsü. Onun üzerine yazanı yok.Siyaseti edebiyatla yerle bir etmenin marifeti onda, şiirin ince eleğinden geçmiş sözlerle, en zirvedeki kişileri devirmenin rüzgarı onda. Üzeri boyanmış insanlarını foyasını ortaya çıkarmış.

Anlattıkları zekanın kırıntılarıyla iç içe, ironi sargılı, görünmeyen özellik avcısı; bir yüz nasıl kelimelerle çizilir sorusunun cevabı. Cemal Süreya, bir Türkiye haritasını çizmiş, ama resimle değil, alayın kapılarını açarak, gerçeği sererek, yalanı hizaya sokarak yapıyor. Bir politik değerlendirme değil, insan maskesi düşürme mühendisi. Yine baştan başa bir Anadolu yanılgısının son değerlendirmesidir Cemal Süreya'nın kaleminden çıkanlar. 

Cemal Süraya'nın 99 Yüz kitabından İbrahim Tatlıses portresi:

“Of”, “Ah”, “Allah Allah!”... Arabeskin üç devi bu üç ünlemle özdeşleştirilebilir. Aralarında ayrımlar da ünlem ayrımları.

“Of!”: Orhan Gencebay.

“Ah!”: Ferdi Tayfur.

“Allah Allah!”: İbrahim Tatlıses.

Hint yapımı Avare filminin ülkemizde gösterilmesinden (1955) hemen sonra ortaya çıkan, önce bir süre Arap ezgisini temel alıyor görünen, daha sonra köksüz ve bağımsız bir sanat görünümü içinde bugüne gelen arabeske bir rastlantı olarak bakamayız. Bir yaşama biçiminin karşılığı olarak çeşitli planlarda derin yansılar taşıyor. Öyle ki, İbrahim Tatlıses’le Turgut Özal’ı aynı bileşik kapta görüyoruz. Arabesk, lümpenin taşıyıcılığıyla, sonunda evlere girdi, sosyeteye bile sızdı. Gecekondu ve minibüs müziği olmaktan öte bir anlam taşımaya başladı. Başlangıçtaki Suat Sayın naifliği, Şükran Ay yalınlığı yok oldu. Her şey söz katarlarına dönüştü. Günlük hayatın her an yeniden yarattığı bir duygu iletişimiyle büyük kentleri tuttu. İbrahim Tatlıses bu hayat biçiminin arenasında.

Daha çok zordaki erkeğe, mahpus görmüş kişiye seslenen Orhan Gencebay, hep kendi görüntüsünü gizli tutma eğiliminde olmuştur. Ondaki belirsizlikte canavarsı bir yaratığın soluk alışını da duyumsarız. Kentleşmeyle ek yükler de alan bu acımasızlığın parçalı görünümlerine tanık oluruz. Ferdi Tayfur gözyaşıyla terledi ve o canavarı şeytansı bir konuma getirmenin yollarını aradı. Bununla sanki yan kültürü temizlemiş de oluyordu. Ferdi Tayfur’la arabeske hafif müzikten ayrıntı yansıları da geldi. İbrahim Tatlıses ise spor bağlamında olmayan bir koşu içinde belirdi. Aslında arabeskin bir örneği, uyması gereken biçimleri, göndermeleri yoktur. Tatlıses’te hiç yok. Kendi kendinin taklidi. Yine de Yılmaz Güney söylencesini içinde taşıyıp durduğu bir gerçek.

Gencebay sanki öç alarak mazoşisttir; Ferdi Tayfur sadece kendisinden öç alınarak da mazoşist... İkisi de acıdan söz eder, ama acıyı somut duyguya, hatta duyuma indirgemişlerdir. Tatlıses’te ise büyük bir yaşam itisi var; acı da, hüzün de bir yerde yekinmenin yerini, hat ta bir bakıma kaba bir mizahın da yerini tutuyor gibi. Lümpenin “zampara” sözcüğünde “lider” anlamı ve tadı bulan, Ümit Besen’deki Batı, Metin Milli’deki alaturka yansısına aldırmayacak kadar kendine güvenen bir adam karşısındayız. Başarıyla başı müthiş dönmüş. Öyle ki yarın altkültürdeki yerini değiştirivermesi, başka planlarda boy göstermesi de beklenebilir.

Büyük “ilk rastlantı”dan sonra hiçbir şey rastlantı olamaz artık onun için. Buradan alırsak, Aydınlar Dilekçesi’ni imzalamasını da rastlantı ya da politika olarak görmemek gerekir. Atina ve Paris zaferlerini doğal, sıradan işler gibi karşılayacak kadar megaloman. Skandal, olay, yankı, Tatlıses’te önceden tasarlanmaz. Her şey olup bittikten sonra doğal şeylermiş gibi algılar onları. Adam kaldırma, kadın dövme, Kürtçe şarkı söyleme de öyle...

Türkücülük, skandalı o kadar kaldıramayacağı gibi, sürprize de açık değil. Ayrıca türkü büyük kent karmaşasında var olamıyor. Türkücü türküyle tören adamı olmak zorunda. İzzet Altınmeşe ile Tatlıses’in bugünkü konumu arasındaki ayrım türkü-arabesk ayrımıdır da. Onun arabeske kaymasında bu gerçeğin de rolü var. Hiç değilse kendini arabeskin ortalık yerinde buluverince bir de bu yönden rahatladı. Arabeskte türkü kıvamı da yarattı. Ama türkü dinleyen yörelere, kırsal kesime arabeskini götürebildi mi? Belli değil.

Çamurda kara zambak. Bilisiz, cüretli, dobra ve içten. Ününde hiçbir söylence payı olmayan “kıro çocuk.” Ünlü bir sanatçıya Sezarlar, ermişler, Roma senatörleri benzeri heykelini yaptırıp evinin bahçesine yerleştiren bir sosyete sünnetçisi vardı. Tatlıses de öyle yapıyor. Ana heykelci de kendisi. Filmlerinin öykülerini de kendisi yazıyor. İlk filmlerinde(Günah Gibi) Urfa ağzıyla kendi sesinden konuşurken, daha sonra dublaja başvurması, İstanbul aksanıyla devinmeye başlaması da ilginç. Müzik bir dövüş onun için. Türkiye ’deki kabadayı gerçeğinin kendinden de geçmesi özleminde. Devlet işlevi görüyor kabadayılıkta.

Küçük Emrah’ı saymazsak, arabeskçilerin en bilinçsizi, ama en sezgilisi.

Parası vadesiz hesapta durur. Hisse senetli lümpen. Kadını kümes hayvanı olarak görüyor.

Şemsiyesini müştemilat olarak kullanıyor. Urfa’ya şan olsun diye. 

Cemal Süreya'dan İbrahim Tatlıses portresi: Allah Allah