ILIŞKILER

Hayalleri Süsleyen Bir Prensin Ölümü

Piremses
Yazar
Piremses

     Bir kış günüydü. O yıl, İstanbul'un ilk karı yağmıştı. Bir akşam üstü sevdiğimin sıcak, huzurlu kollarında uykuya teslim olmuştum. Dışarıda kar hafiften serpiştiriyor, kaldırımların üzerinde pamuk gibi bembeyaz bir görüntü oluşturuyordu. Uyandım. Uyandığımda yanı başımda bana bakan bir çift göz vardı. Dirseğini yastığa dayamış, ince, uzun parmakları, nazik elleriyle saçlarımı okşuyordu. Yüzüme yayılan kocaman tebessümle onu seyre daldım. O kadar güzel bakıyordu ki bana, güven veren elleri, sevgi dolu gözleri, öptüğünde ruhumun derinliklerinde hissettiğim dudakları vardı karşımda. Kemikli, belirgin hatları olan yüzü ve o muhteşem gülüşüyle karşımda sevdiğim adam duruyordu.. Ne büyük mutluluktu! Onun hayatında beni özel kıldığı için Allah'a her gün şükrederdim. O benimdi, ben onun. Hayat onunla güzeldi, yaşamak hiç bu denli keyifli olmamıştı ve hiç bir kış günü bu kadar sıcak geçmemişti. Hayatımın en mutlu günlerini yaşıyordum.

     Elindeki kutuyu açtı, bana uzattı ve dudaklarından o iki kelime döküldü... 'Benimle Evlenir Misin?'

     Ömrümde ilk defa uyandığım zaman bu kadar mutlu olmuştum. (Annemin sabah kahvaltılarındaki sucuklu yumurta kokusunun odamı doldurduğu zamanlar hariç tabi:)   O kadar mutluydum ki, dünyanın en güzel kelimelerini bir araya getirsem, yine de o an ki mutluluğumu tarif edemezlerdi. Hafızamdan hiçbir zaman çıkmayacak olan bir sahneydi benim için. Ve ben ilk defa ömrümde bu kadar aşıktım, bu kadar körkütük, bu kadar sırılsıklam...

     Cevabım binlerce kez 'evet'ti. Ve o muhteşem an... Parmağıma yüzüğü takışı... Kocaman gülümseyişim... Boynuna atlayışım... Ömrümün sonuna kadar yalnızca bana ait olacağını biliyor oluşum... Tarifsiz duygular...

     Yağan kar altında dans etmek istedim saatlerce, dünyadaki tüm çirkinlikleri unuttum, kötü kalpler yoktu, benim için bir tek o vardı, hayat sadece o'ydu, sadece O...

     Dışarı çıkıp kutlamak istedik. Fakat ne hikmettir ki bütün İstanbul'da elektrik kesildi o gece. Upuzun şehir hattında ufacık bir ışık bile yoktu. Ve dünya karanlığa büründü bir anda. Sadece ay ışığı aydınlatıyordu şehrimizi. Araba farlarıyla bir kaç km yol alabildik ve gerisin geriye dönmek zorunda kalmıştık. O geceye dair heveslerim de o ışıklar gibi sönmüştü. O gece kalbimde tuhaf bir sızı hissettim. Sonrasında da zaten o yüzüğü parmağıma taktığım andan itibaren bir daha da onunla hiç mutlu olamadım. Mutluluk, yağan kar taneleri gibi eriyip gitmişti...

     Birçok faktörün esiri olmuştuk. Etrafımızda bizden başka hiç kimse mutlu olmamızı istemiyordu. Kendi canımızdan, kanımızdan insanlar bile hep bize karşıydı. Oysa sadece mutlu olmayı istemiştik hayatımız boyunca. Belki de ilk defa bu kadar çok istiyordum bir şeylere sahip olmayı, belki de ilk defa bu kadar yürektendi dualarım, belki de ilk defa hayatımda birilerini mutlu etmeye yetmişti gücüm...

     Onunla hayat, tıpkı masallardaki gibiydi. O benim kahramanımdı. Her daim güçlü kollarıyla beni sarmalayan, ben kendimden sıkılsam bile benden asla sıkılmayan kahramanımdı. Beni mutlu etmekten hiçbir zaman gocunmazdı. Ama her masalın sonu olduğu gibi, bizim de masalımız bitti. Bir masal sonuyla bitmedi belki ama sonuçta bitti ve artık dönmeyecek. Dönse bile hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Artık beni öperek uyandırmayacak, kahvaltıda sırf ben seviyorum diye gidip minik pizzalardan almayacak, televizyon izlerken kumandayı bana vermeyecek 'evlendiğimizde hep bende kalacak ama' diyerek muzipçe, üşüyorum diye ayaklarıma sıcak su torbası koymayacak, sokakta elimi bir saniye bile olsun bırakmayan biri olmayacak... Biz birbirimizi severken o sadece gitmekle kalmadı, giderken canımı acıtmayı hatta canımı almayı tercih etti. Nasıl ki mutlulukların en büyüğünü yaşadıysam, acıların da en büyüğünü yaşıyordum. Mutsuzluğun dibini sıyırıyordum.

     Şimdi ne mi olduk? Ayrı yönlere savrulan yapraklar gibiyiz. Neredeyiz, ne yapıyoruz tam bir muamma. Hangimiz önce mutlu olacak? Hangimiz önce hayata yeniden başlayacak? Hangimizin önce kızı olacak? Hani derler ya, 'hayatta bir kez birine geç kalırsın ve bir daha hiç kimse için acele etmezsin' diye, işte ben de yaşıyordum ama rölantide, yaşıyordum ama her gün ölerek, yaşıyordum ama sebepsizce... Mutluydum. Sen beni benden almadan önce, mutluyduk, ben seni bu kadar incitmeden önce... İkimiz de kıymetini bilemedik bir  şeylerin... Zaten mutlu son diye bir şey yoktu. Mutluluk sonsuza kadar sürmeyecekti. Evet çoğu zaman çekilmez, zor ve saçma sapandı ama o benim hayatımdı. Sevmediğim onca şeyine inat, her şeyiyle seviyordum. Sanırım aşk buydu ve biz mutluyduk bir zamanlar...

Hayalleri Süsleyen Bir Prensin Ölümü

Görsel kaynak: https://tr.pinterest.com/source/balletdiary.tumblr.com/