EĞLENCE

Düşük Bütçeli Breaking Bad

Yazar

Gelin size Amerika'da yaşadığım düşük bütçeli, sefalet dolu Breaking Bad hikayesini anlatayım.

Amerikaya gitmek çocukluk hayallerimden biriydi ve 2014 yılında work and travel sayesinde bu hayalimi gerçekleştirdim. En ucuz yol bu şekildeydi. Bir tane şirketle anlaştım. Taleplerimi sordular, ben de California’ya gitmek istiyorum dedim. Bir şekilde halloldu ve California Lake Tahoe’da bir iş ayarlandı.

Tabi gitmeden insanı heyecan basıyor. Uçak biletleri alındı, vize görüşmeleri ayarlandı. Ayrıca arkadaşların ‘vay amk biz work and travella anca Konya’ya gideriz’ demeleriyle falan uğraştım.

Her neyse büyük gün gelip çattı. Ufak tefek sıkıntılar yaşayarak Lake Tahoe’ya tam 24 saatte ulaştım. Neden, çünkü Londra havaalanı İstanbul trafiği gibi olduğu için Chicago uçağını kaçırdım. Hatta sağ olsun havayolu şirketi bavulumu kaybettiği için bavulum benden önce Amerikaya giriş yaptı.

24 saatlik maraton sonunda 1500 kişilik saçma sapan bir köye vardım. Filmlerde bunun gibi yerlerde korku filmi çekiliyor anca. Hani gökdelenler, kaykay binen insanlar. yok. Taksiciye ‘burası mı ?’ diye sorduğumda adam şaşkınlığımı fark etti ve ‘filmlerdeki amerikan rüyası gibi değil dimi’ dedi. çok komik amk. Çok komik. Taa kalkıp Türkiye’den geldim ben. Bu şaka için mi ? Her neyse güzel zaman geçiririm diye kendimi avutuyorum o aralar. kaldığım yere yerleştim, işimi öğrendim. Haftada 1 gün iznim var, geri kalan zamanlar part-time köle olarak çalışıyorum.

İzin günlerini değerlendirmek için bütün hafta plan yapıyorsun tabi. Kanoya binerim. Göl kenarında bira içerim. Bisikletle gölün etrafında tur atarım. !!!

Düşük Bütçeli Breaking Bad

Senin neyine lan bisikletle gölün etrafında dolaşmak dimi. Sanki lance armstrongsun. Otur göl kenarında bira iç. Gelene geçene how you doin de. Amerikan rüyanı yaşa geç git. Bisiklet ne. Neyse bu saçma fikir benim kafama yattı ve izin günümde uyumak varken sabahın erken saatlerinde freni zar zor tutan dandik bir bisikletle yola çıktım.

Kafama sıçayım. Hayatımda böyle bir çile yaşamadım ben. Bir kere terlikle bisiklete mi binilir. Fren zaten tutmuyor. Durmak için fren artı terlikleri sürtmek gerekiyor. Durumum, mahallede boyu bisiklet kadar olan çocuk gibi. Neymiş efendim gölün etrafında tur atıcam. kürek mahkumu gibi pedal basıyorum. 1 saat, 2 saat geçiyor yolun daha yarısını tamamlayamamışım. Ama tek bir motivasyonum var manzara güzel, hava güzel ve amerikadayım. Part-time köleliğimi unutmuş melekler şehrindeki Meg ryan gibi ellerimi bırakıp kollarımı aça aça ilerliyorum. Neden çünkü yol yokuş aşağı. Yokuşlarda tekrar kürek mahkumu.

Belki yolun yarısındayım ya da değilim hatırlamıyorum. Tek hatırladığım ana avrat sövüp terliğin kopan bandını çakmakla eritip yapıştırmaya çalışmaktı. Olmadı tabi. Geriye tek bir çare kaldı. Otostop çekmek.

Bisiklet turundan sonra aklıma gelen bu dahiyane fikirle otostop çekmeye başladım. Bakma duran insan sayısı hiç az değil ama sorun bisikletinde benle gelecek olması. Bela oldu başıma kalıbına tükürdüğüm.

Yarım saat sonra çekme karavanlı bir kamyonet durdu. İşte nereye gidiyorsun napıyorsun falan derken adamla aynı köylü çıktık. ‘bisikleti koy arkaya ben de eve dönüyorum bırakayım seni’ dedi. İşte o an insan demek istiyor ki ‘allah razı olsun abi’ ama tek diye bildiğin ‘tenk yu men, apreşıeyt’. Adam beni rahatından 4-5 saatlik işkenceden kurtardı.

Neyse adamla muhabbet etmeye başladık. Adı John muş. İşte bizim köyde pansiyon sahibiymiş ama karavan tutkunuymuş sürekli gider bir yerlere çeker karavanı, kafa dinlermiş falan. Köyün nüfusu 1500 lan zaten neyin kafa dinlemesi.

Düşük Bütçeli Breaking Bad

Ben de bedava ingilizce kursu buldum diye adamla muhabbet etmeye çalışıyorum işte ben de Türkiye’den geliyorum öğrenciyim, hayalimdi gelmek diye bahsediyorum. Yavaştan köyümüze yaklaşıyoruz içimi gereksiz bir huzur ve heyecan kaplıyor. Konuşma arzusuyla yanıp tutuşuyorum bir anda ve adama nerde ne yediğimi, komşu köyde hangi bara gittiğimizi, iş yerimi falan her şeyi anlatıyorum. Yani adamın benim orada ki yaşantım hakkında bilmediği detayları ince ince dolduruyorum çünkü bize ingilizce derslerinde mahallemizi tanıtmak, ne yiyip içtiğimizi anlatmak gerekliydi. Benim muhabbet bunla kısıtlı o zamanlar.

Adam kaldığım yere yaklaşırken bana ‘ ya ben ev için kendime ufak bir buzdolabı aldım, karavanda duruyor da onu taşımam için yardım eder misin bana ?’ dedi. Ulan zaten adama borçluyuz her türlü taşıcaz o buzdolabını. Bir nevi s.ke s.ke nakliyat. Adam zaten pek bir onay beklemeden kendi evine doğru ilerlemeye başladı. Kaldığım yerin yanından geçerken ben de hıyar gibi, adama ‘baaaakkk ben de burada kalıyorum. hatta ikinci kat daire: 11’ gibi gereksiz açık adres tanımladım. Bir iki sokak sonra zaten adamın evine geldik. Tek katlı sıradan bir amerikan evi ama tabi o çevrede evler hep lüks. Bizimkisinin evi biraz dandik. O anda ‘pansiyon mansiyon hikaye lan herhalde’ diyip. Vay amk yalancısı diye herifi durduk yere suçladım. Ben bisikleti indirdim. John da buzdolabını karavanın kapısına doğru itti. Karavanın kapısından içeri baktığımda hayatımdaki en iğrenç karavan içiyle karşılaştım. GTA 5teki trevor’ın karavanı daha lüks. İçime düşen gereksiz şüphelerden sonra buzdolabını taşımaya başladık. Bahçe kapısını tekmeyle açtık. Evin kapısına yaklaşırken bir ayağımda terlik olmadığı için tökezledim ve buzdolabının kapağı açıldı. o an zaman yavaşladı işte. İçi boş sandığım buzdolabı meğerse içerisinde Kolombiya’yı saklıyormuş. Hey babam hey. Poşet poşet kokainler, haplar, otlar.

Elimizde buzdolabı Johnla göz göze geldik. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yavaşça buzdolabını yere indirdik. John sakince ne var ne yok tekrar buzdolabının içine doldurdu. Gidip evin kapısını açtı. Sakinliği bana da bir sakinlik getirdi. Kısa süreli uyuşturucu taciri hayatımda öğrendiğim ilk kural sakin olmamız gerektiği.

O kısa süre içerisinde ‘kaçsam mı lan, nereye kaçıyon amk bisiklet burda. Hassiktir öldürecek kesin beni. Nerden geldim amk amerikasına’ falan diye düşündüğümü hatırlıyorum. Nereye kaçıyon dimi, adama bir tek Türkiye’deki adresini vermedin. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. ‘tamam oğlum sakin ol, boş ver, buzdolabını içeri kadar taşıyalım bari. Sakin olursam adam belki bir şey yapmaz’

O gün kendimi öldürtmek için sanırım her şeyi yaptım. Bu aklıma gelen mükemmel fikirden sonra buzdolabını tekrar kaldırıp Johnun evine girdik. Adama alenen ‘John ben her şeyi gördüm. Sen amerikan torbacısısın. Beni öldüreceksen falan bak hazır evin içine kadar geldim. Şurada öldür beni. Arka bahçeye gömersin’ diyorum. O anda aklıma flaş bir fikir geliyor. 2 dakika içerisinde muhtemel çıktıları hesaplamaya çalışıyor aslında pek çalışmayan beynim ve adama diyorum ki ‘ bu sakinliğim seni şaşırtmadı mı ?’ lafa bak. Lafa bakar mısın amk. 5 dakika önce mahallesini tanıtan adam, şimdi amerikan filmi replikleri kullanıyor. Adam zaten suratıma bakakalıyor devamı da geliyor. ‘ Kısa bir süre Türkiye’de bu işle uğraştım’. Kısa süreli bir sessizlik oluyor doğal olarak. Hayatımda uyuşturucu görmemişim ama iddiam ben Türkiye’de uyuşturucu baronuyum. Work and Travella gelmişim lan Amerikaya. Nasıl fakir bir baron lan bu. İşin daha komiği bu hıyar da buna inandı. Pazar arayışına girdi resmen herif. Fiyatları soruyor bana. Şu ne kadar, bu ne kadar. Ne bileyim amk. Allah ne verdiyse salladım tabi. Açık vermem lazım. ‘kokain vermiyim abime ben, bi vermidon vereyim, mevsiminde gelirsen otun kilosu 100 dolara kadar düşüyo abi’ gibi muhabbetler döndü o ara. Adam poker faceime mi aldandı bilmiyorum ama bana yolluk yapmayı teklif etti. Gerizekalı işte. ‘şundan biraz koyayım, bir iki hap vereyim, yolda kokmuştur ottan da koyayım biraz’ diye çıkın hazırlıyor. Artık biraz daha kalsam adam beni şişleyecek korkusuyla ‘ben yavaştan gidiyim’ diyorum. Sağolsun John beni öldürmüyor. Ama sürekli tembihliyor ve alttan alttan tehdit ediyor. Halden anlarsın aynı işi yapıyoz, işte görmedin sen bir şey, zaten nerde bulabileceğimi biliyorum seni falan diyor haklı olarak. Ben de John'a en az bir milyon kere söz verip, biz de racon vardır öyle ihbar edilmez falan diyip çıkıyorum evden. Racon ne lan. Neyin raconunu biliyon sen amk.

Siktimin bisikletinide alıp bir ayağı terliksiz şekilde uzaklaşıyorum. arada dönüp dönüp arkama bakıyorum John bakıyor mu diye. Orada kaldığım süre boyunca kelle koltukta gezdim. Adamı da hiç görmedim bir daha. Güvenmedi kaçtı herhalde.

Ulan John sen de beni baron diye birilerine anlatıyorsan Amerika’da senin ben kalıbına tüküreyim.